Neredesiniz: Ana Sayfa Haber Röportaj

LEVEL Online



Joey Hibbard (Knight Online Prodüktör Yardımcısı)

- Ücretsiz online oyunların geleceği hakkında ne düşünüyor ve bu alanda Knight Online'ı hangi noktada görüyorsunuz?

Önümüzdeki birkaç yıl boyunca, ücretsiz online oyun pazarında bir patlama yaşanacak. Piyasaya sunulmaya hazırlanan birçok oyun daha şimdiden "ücretsiz online oyun" şemsiyesi altında toplanmaya başladı. Günümüzde abonelik gerektiren oyunların çoğu da bu modeli benimsemiş durumda. Bu yüzden ücretsiz online oyun pazarının kalıcı olduğunu ve bu modeli ilk kullanan şirketlerden biri olmaktan gurur duyduğumuzu rahatlıkla ifade edebilirim.

Knight Online, Türkiye'de büyük başarı kazanmış oyunlardan biri. Hiç şüphe yok ki bunun nedeni, oyunun iddialı PvP anlayışı. Bir başka önemli faktör de oyunun para ödeyen ya da ödemeyen herkes tarafından keyifle oynanması. Çok sayıda rakibimiz başarımızı taklit etmeye çalışıyor ve Türkiye'deki markaların çoğu benzer modelleri benimsemeye başladılar.

Günümüzde 30.000 oyuncunun eşzamanlı olarak bağlanmayı sürdürdüğü Knight Online'ın Türkiye için hala önemli bir oyuncu olduğunu söyleyebilirim. Oyunun ilgi kaybettiğine dair en ufak bir belirti bile yok, hatta her geçen gün yeni kullanıcılar kazanmaya devam ediyoruz.

- Milyonlarca kullanıcınız var. Bu kadar çok insanla nasıl ilgilenebiliyorsunuz? Nasıl bir ekibiniz var?

1.000.000 aktif müşteriye hizmet sağlamak çok büyük bir planlama gerektirebiliyor. Hedefimiz, olabilecek en iyi hizmeti sağlamaktır. Knight Online'ın her oyuncusu para ödemiyor, bu yüzden kullanıcılara hizmet sunmak için yaratıcı yöntemler bulmak durumundayız. Bu yaratıcı yöntemler, müşterilerimize daha iyi hizmet sunmak için belli başlı araçların geliştirilmesini de içeriyor. Her müşterimizin verilen yanıtlardan tatmin olmalarını istiyoruz. Eğer bazı kullanıcılar hile yapmalarından dolayı engellenmişlerse amacımız, onları neden engellendiklerine dair bilgilendirmek oluyor.

Knight Online

Ayrıca oyuncuların kurallara uygun oynadıklarından emin olmamızı sağlayan araçlar geliştirdik. Dünya çapında müşterilerimize 7 gün / 24 saat boyunca destek sağladığımız üç adet ana ofisimiz bulunuyor. Türkçe konuşan müşterilerimize desteği Türkiye'deki ofisimiz sağlıyor ve bu destek merkezini genişletmeyi ciddi anlamda düşünüyoruz.

Altını çizerek ifade etmek isterim ki müşterilerimize daha iyi hizmet sunma yönündeki çabalarımızı büyük bir gayretle sürdürüyoruz ve bu yöndeki anlayışımız gelecekte de devam edecektir.

- Günümüzün MMORPG'lerinde PvP (oyuncuya karşı oyuncu) neden bu kadar güçlü? PvE (oyuncu çevreye karşı) anlayışı yakında yok mu olacak?

İnsanlar olarak kendimize meydan okunmasını ve yarışma ruhunu çok seviyoruz. Bu bireysel olarak da geçerlidir, arkadaşlarımızın oluşturduğu bir takımın üyesi olmak için de. Bilgisayarın kontrol ettiği karakterleri yenerken aynı oranda heyecan hissetmezsiniz. Gerçek eğlence, tıpkı sizin gibi başka bir oyuncuyu yenmenizde ya da ona yenilmenizde yatar.

MMORPG'lerde daha iyi oyuncunun kim olduğu, çeşitli faktörler sonucunda belirleniyor. Beceriye, bilgi birikimine, yüksek seviyeye ve içerisinde bulunduğunuz sunucuyu gerçek anlamda domine etmenizi sağlayacak eşyalara kesinlikle ihtiyacınız var. Bu türden bir seviyeye ulaşmak için genelde birçok PvE içeriğinden geçmeniz gerekiyor. Ben PvE içeriğinin kaybolacağına inanmıyorum zira PvE daha iyi eşyalara sahip olma ve yüksek seviyelere ulaşma yollarının önemli bir parçası. Ayrıca oyuna ayrı bir atmosfer katıyor. PvE'nin yok olmasından ziyade oyunların PvP'yi daha fazla benimsemeye ve sunmaya başlayacaklarını düşünüyorum.

- PvP, Knight Online için neden bu kadar önemli?

PvP, oyunun başarılı olmasını sağlayan ana nedenlerden biri. Piyasada PvP'nin heyecanını Knight Online kadar kapsamlı yansıtan çok fazla oyun yok. Bu durum özellikle bedava online oyunlar için vurucu bir gerçek. Kaç oyun 600 kullanıcıyı eşzamanlı olarak tek bir bölgede dövüştürebilir ki? Çok fazla değil!

Oyuncular, PvP kombolarını mükemmelleştirmenin getirdiği meydan okuma duygusunu, en iyi eşyalara sahip olmayı ve hem kendi, hem de dahil oldukları klanı sunucunun en iyisi yapma gayretini çok seviyorlar. Knight Online'ın PvP heyecanını büyütmeye ve yeni mücadelelerle canlı tutmaya yönelik birçok planımız var. Bunları yaparken, Knight Online PvP anlayışını özel kılan değerlere bağlı kalmaya da özen gösteriyoruz.

- Knight Online'ın yeni bir PvP güncellemesi olduğunu biliyoruz. Yeni güncelleme ne gibi özellikler içeriyor?

Önümüzdeki aylarda yayınlanacak çok sayıda güncellememiz var. Noah Systems, yeni bir Castle Siege (Kale Kuşatması) savaş alanı geliştirmek için var gücüyle çalışıyor. Etkinliğin yeni halini Border Defense savaşının seyrine benzeyecek şekilde hazırlıyoruz. Şu anki durumda saldıran taraf, kalenin duvarlarının içerisinde saklı / gizemli kristal bir nesneyi (Crystal Artifact) yok etmeye çalışırken, savunan taraf ve müttefikler onları durdurmaya çalışıyor.

Yeni sistemde Crystal Artifact, yerini Crystal Dominion'a bırakacak. Crystal Dominion, yok edilemeyecek ama saldıran taraf kaleyi ele geçirmek için bu nesneye (Crystal Dominion) en az 30 saniye sahip olmak zorunda olacak. Saldıran tarafın kaleyi zaptetmesinin hemen ardından kale savunucuları, Castle Siege War Zone'un başladığı noktaya ışınlanacaklar.

Knight Online

Crystal of Dominion'ın etrafında birkaç tane nöbetçi kulesi olacak ve bu kaleler, kaleyi savunanlara yardım sağlayacak. Bu güncelleme, savaş alanına büyük bir heyecan getirecek ve aksiyonla birlikte rekabet de artacak. Yama yayınlandıktan sonra oluşacak kaosu görmek için sabırsızlanıyorum. Ayrıca ileri bir tarihte duyuracağımız yepyeni değişiklikler de yolda.

- PvP alanından elde edebileceğimiz eşsiz eşyalar gerçekten söylendiği kadar eşsiz mi?

Bu eşyalar o kadar eşsiz ki henüz ben bile onlarla oynayamadım! Ciddi olmak gerekirse bu eşyaları asıl eşsiz yapan şey, henüz oyuna dahil edilmemiş olmaları. Sahip oldukları istatistiklere ve diğer eşyalara kıyasla farklarına gelince, bence gayet iyiler. Sunucunun kazandıracağı asıl ödül, canlı sunuculara da getirilebilecek yüksek seviyeli bir karakter olacak.

- PvP için geleceğe yönelik planlarınız nelerdir? Ya da hem PvP, hem de PvE için diyelim.

Planlarımızın özeti, PvP'yi daha eğlenceli kılacak yöntemler bulmaktır. Şu anda Knight Online içerisindeki PvP kapışmasını kullanıcılar için daha zevkli hale getiren günlük ya da yarı günlük etkinlikler düzenliyoruz. Örnek vermek gerekirse Juraid Mountain adıyla da bilinen bir etkinliğimiz var. Bu etkinlikte her biri sekiz kişiden oluşan iki parti, canavarlarla dolu odalardan geçerek son odaya ulaşmaya çalışıyor. Bu son odada insan ırkına mensup partilerin ve orkların oluşturduğu parti, patron olmak için birbirlerine karşı mücadele ediyorlar. Buna benzer yeni bir etkinlik planlıyoruz. Fakat sekiz kişiden oluşan iki partiden ziyade tam 200 oyuncu, Juraid Mountain işleyişine sahip ortamda aynı anda bulunabilecek.

 

Trine

Temmuz ayında PC platformu için piyasaya sürülen ve özellikle tarafımdan büyük beğeniyle karşılanan Trine, artık PlayStation 3 sahiplerinin de karşısında. PlayStation Network üzerinden yayınlanan oyun, sıradan bir platform oyunu olmanın ötesinde, fizik kurallarının oynanışa birebir olarak etki ettiği bir mekaniğe sahip. Ben de bu hayranlığımı pekiştirmek adına, oyunun tasarımcısı ve yapımcı firma Frozenbyte’ın CEO’su Lauri Hyvärinen ile bir röportaj yaptım. İşte merak ettiklerim ve Lauri Hyvärinen’in verdiği cevaplar...

- Trine’ın çıkış noktası nedir? Oyunu, hikayeyi ve karakterleri geliştirmeden önce ve geliştirirken aklınızda neler vardı?

Yapımcımız, her zaman yapmayı istemiş olduğu oyunu yapmaya başladığında aklından bir platform oyunu hazırlamak geçiyordu. Bunun dışında oyunun son haliyle orijinal hali arasında hiçbir ortak nokta yok diyebilirim. Oyun ve karakterler, sonuç olarak yarattığımız oyundan çok farklıydı.

Trine

- Oyunda üç karakteri de aynı anda kontrol edebilmemizin ardında, birçok oyundaki “karakterlerden birini seçme” zorunluluğundan sıkılıp “Ben hepsiyle oynamak istiyorum!” diyen bir düşünce mi vardı?

Trine’ın aynı anda üç karakterle oynanıyor olması, oyunun en temel özelliklerinden biri. Bunun amacı da oyuncunun çeşitli bulmacaları çözerken alabildiğine özgür olmasını sağlamak. Bir karakter yerine üç karaktere sahip olarak oynayış, aynı zamanda oyundaki ölüm mekaniğinde ve co-op modunda önemli bir faktör. Üç karakterle oynanıyor olması, oyunun yapım aşamasının ilk döneminde verilen bir karardı. Geriye dönüp baktığımızda bunun iyi bir karar olduğunu düşünüyoruz.

- Oyunun PC ve PlayStation 3 versiyonları arasındaki fiyat farkı nedeniyle çok fazla şikayette bulunan oldu mu? Ayrıca bu fark neden kaynaklanıyor?

Evet, bu fiyat farkıyla ilgili çok sayıda geri bildirim aldık ve tabii ki bunların çoğu olumsuzdu. Fiyatlar dağıtımcımız tarafından belirlendi, bu yüzden fiyatlar üzerinde bizim fazla kontrolümüz olmadı. Gelecekte farklı platformlardaki fiyatların eşit olmasına özen göstereceğiz. Trine’ın fiyatını da, birkaç hafta önce PlayStation Network versiyonu piyasaya sürüldüğünde eşitlemeyi başardık. Şu anda oyunun PSN ve PC üzerinden download fiyatları aynı ama maalesef ki raf satışlarında fiyat biraz daha yüksek sanırım.

- Trine’ın Xbox Live Arcade üzerinden de dağıtılma ve Xbox 360 oyuncuları ile buluşma ihtimali var mı?

Bu küçük bir ihtimal ama gerçekleşmesini umduğumuz bir şey. Ancak bu bizim elimizde olan bir şey değil, bu yüzden şu anda ancak gerçekleşmesini ummakla yetinebiliyoruz.

- Bildiğim kadarıyla bağımsız bir oyun yapımcısısınız. Bugüne kadar birçok bağımsız oyun yapımcısı, birbirinden başarılı oyunlarla karşımıza çıktı. İşin kilit noktası nedir sizce? Örneğin; büyük bir şirkete ve buna bağlı olarak büyük maddi beklentilere sahip olmamak mı?

Evet, biz 20 kişiden oluşan bağımsız bir firmayız. Bu da demek oluyor ki “bağımsızlık” ile birlikte gelen birçok güzel şeye sahip olsak da, işimize devam edebilmek için belli bir finansal başarıyı yakalamak zorundayız. Küçük ve bağımsız bir oyun  firması olmayı eşsiz kılan şey, gerçekten yaratmak istediğiniz oyunlar üzerinde çalışma özgürlüğüne sahip olmanız. Bu, kesinlikle Trine’ın başarısında önemli bir faktördü. Bu özgürlük, gelecekti oyunlarımızda da kesinlikle kendini gösterecek.

Trine

- Trine gibi başarılı bir oyunun arkasında tam olarak kaç kişilik bir ekip var?

Trine’ı hazırlayan ekip yaklaşık 16 kişiden oluşuyor. (Stüdyomuzda ise daha küçük bir grubumuz var.) Trine, üzerinde çalışan tüm insanların ortak eseri oldu.

- Daha önce Shadowgrouns ile de gayet başarılı olmuştunuz ve bence Trine, sizi bir basamak daha yukarıya taşıdı. Bundan sonrası için planlarınız nedir?

Önümüzde, 2010 yılında çıkması planlanan bir Nintento DS projemiz ve 2011 yılında çıkması planlanan -Trine çapında- bir projemiz var. İnanıyorum ki DS projemiz, insanların yapmamızı beklemediği bir şey olacak; biz oyuncuları şaşırtmayı seviyoruz! Önümüzdeki yıl duyuruları takip edin!

 

Ceyhun Yılmaz

Türkiye’de modern radyoculuk tarihinin önemli figürlerinden biri... Televizyon dünyasının yenilikçi, haşarı, ele avuca sığmaz, korkusuz çocuğu... Minik afacanların “Ruhi” ağabeyi... Sorgulayan, yazan, okuyan, araştıran, dinleyen, dinleten bir adam... Yolun açık olsun Ceyhun Yılmaz... O çocuksu heyecanını hiç kaybetmemen dileğiyle...

Doruk Akyıldız: Medya dünyasına girizgahınızı, 90’lı yılların ortasında spor muhabirliğiyle yapıyorsunuz. Peşi sıra 99 yılında, geniş kitlelerce tanınmanıza ön ayak olacak radyo programcılığı geliyor. Futbol muhabirliğinden radyoculuğa ve dolayısıyla, “ünlü Ceyhun Yılmaz”a uzanan sürecinin hikayesi ile başlayalım.
Ceyhun Yılmaz:
Çocukluk dönemlerimden bu yana sanata - özellikle de tiyatroya - yoğun ve aslında o yıllarda çok da anlamlandıramadığım bir ilgim söz konusuydu. Dolayısıyla da, unutulmaz oyunculuk performanslarının sergilendiği Deve Kuşu Kabare’yi izlerken hissettiğim mutluluğun, yaşadığım o doyumsuz keyfin, şu anda bulunduğum konumun, bir anlamda başlangıç noktası olduğunu söylemek, pek de yanlış olmaz kanısındayım. Ardından üniversite yılları geldi; İktisat Fakültesinde bir yıl okuduktan sonra, öğrenim gördüğüm uzmanlık alanının, benim için bir ideal olamayacağını fark ederek, okulu ikinci sınıfta bıraktım. Bu dönemde iletişim ya da sanat dünyasında varolma isteğimi, ailemle paylaştığımda ise güçlü bir tepkiyle karşılaştım. O senelerde Türkiye’de yaşayan insanlardaki yaygın kanaat, sanatın herhangi bir dalıyla uğraşan insanların, geleceklerini en azından maddi anlamda tehlikeye attıkları doğrultusundaydı. Bu realist sayılabilecek yaklaşımın, doğal olarak etkisinde olan ailemin de, biraz önce dile getirdiğim anlayış dolayısıyla bana destek olmadığını söyleyebilirim... Medya dünyasına ilk adım atışım ise, söylediğin gibi futbol muhabirliğiyle oldu. Bu işe başlamama ön ayak olan kişi ise, şu an milli takımlar teknik direktörü olan Fatih Terim’dir. Sonrasında, muhabir olarak başladığım televizyon dünyasının mutfağındaki kariyerimi, elime geçen fırsatları iyi kullanarak, TGRT kanalında spor müdür yardımcılığına kadar taşıdım. Tam da bu yıllarda, hayatımda bir kırılma noktası yaşadığımı söylemek yerinde olur sanırım. Şöyle ki, adı geçen kanalın spor servisinde yönetici konumundayım, maddi anlamda iyi kazanıyorum, kanalın benimle ilgili geleceğe dair planları var; ne var ki ben çok mutlu değilim. Yaptığım iş beni manevi anlamda tatmin etmiyordu. Ben de çalıştığım kurumdaki tüm maddi avantajları bir yana bırakıp, radyoculuk yapmaya karar verdim. Neredeyse para almadan bir iki yıl bu işe devam ettim. Fakat sevdiğim işi yaptığım için en azından mutluydum. Peşi sıra Best Fm’de yaptığım bu program, insanların ilgisini çekti ve büyük beğeni kazandı. Geniş kitlelerce takip edilen bir yaratı haline dönüştü. İzleyen yıllarda da, televizyon programı, oyunculuk ve şiir kitapları geldi. Nihai olarak bu röportajı okuyacak olan genç arkadaşlara şunu söyleyebilirim; iş değiştirirken önemli bir risk almıştım. Ancak bilinçli ve cesaretli adımlar, olumlu sonuçları da beraberinde getirdi. Şimdi sevdiğim işi yapıyorum, huzurluyum. Asıl önemlisi, geçmişte hiç bir etki altında kalmadan yaptığım seçimlerin, doğru olduğunu görmek bana mutluluk veriyor.

DA: Yine 90’lı yılların hemen başında, Türkiye yeni bir kavramla tanıştı; özel radyo ve televizyon yayıncılığı... TRT’nin tek tip, renksiz ve özellikle de bürokrasi ile sarmalanmış yayın anlayışına kıyasla, özel radyo ve televizyon kanalları yayın politikalarını, daha çok eğlenceye dayalı bir düzlemde sürdürmeyi yeğlediler. Bu bağlamda daha önce Sn. Kadir Çöpdemir’le gerçekleştirdiğimiz röportajda, kendisine yönelttiğim sorunun bir benzerini size de sormak istiyorum. Tek kanallı yayıncılık halen devam ediyor olsaydı, kariyerinizin bugünkü haliyle varolması mümkün olabilir miydi? Ya da ne gibi farklılıklar söz konusu olurdu? Bu konuda neler söylemek istersiniz...
CY:
Ben gerçekçi bir adam olduğumu düşünüyorum. Bu minvalde, şu an TRT’de program sunuculuğu yapan biri olarak, açık yüreklilikle şunu söyleyebilirim; eğer günümüzde de tek kanallı yapı devam ediyor olsaydı, ben ve benim gibiler TRT’nin kapısından dahi içeri giremeyebilirdi. Çünkü bu işe başlamadan önce beslenebileceğimiz tek bir mecra olacaktı. Belki de birçok gelişmenin, yeniliğin farkında olamayacaktık. Feyz aldığımız, etkilendiğimiz işleri dinlememiş, seyretmemiş olacaktık. Bunun yanı sıra, TRT’de tek kanallı sistemde, örnek alınması gereken, oldukça başarılı işlere imza atmış bir kurum. Fakat devlet kurumu olması münasebetiyle, bir takım prensipleri var, vardı... Özel yayıncılığın başlangıcı ise, bizlere birçok alternatif sundu; başka dünyaları keşfetmemize olanak sağladı. Ben 90’lı yıllarda, özel radyo ve televizyon kanallarındaki yenilikçi işleri takip ederek, bu işi yapmaya karar verdim. Tek kanallı sistem mevcudiyetini devam ettiriyor olsaydı, kuvvetle muhtemel ben şu an yaptığım işten, çok farklı bir iş sahasında çalışıyor olacaktım.

DA: İcra ettiğiniz birçok işin dışında, yaklaşık 10 yıldır radyo programcılığı yapan ve bu alanda çarpıcı işlere imza atmış biri olarak; 10 yıl öncesi ile günümüzdeki radyoculuk anlayışı arasında ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz. Bir ilerlemeden söz etmek mümkün mü?
CY:
Radyo sektöründe, 10 yıl öncesine kıyasla bir tükenişin, eriyişin ya da çöküşün varlığından dem vurmak çok da anlamsız bir serzeniş olmaz. Radyo programcılığında benden önceki jenerasyonun ve keza benim jenerasyonumun etkileyici, ezber bozan, özgün işler yaptığını dile getirmeliyim. Ne var ki, son yıllarda radyoculuk yapan arkadaşların birçoğu yaratıcılıktan yoksun işler yapıyorlar. Kendilerini geliştirmek adına gereken çabayı göstermedikleri kanaatindeyim. Ek olarak ülkemizde radyoculuğa bakış açısının da sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. İnsanlar sürekli televizyon izliyorlar; radyo yayınlarını sürekli takip eden insan sayısı, yok denecek kadar az. Mp3’ler, iPod’lar vs gibi yeni çıkan teknolojik ürünlerin birçoğunda radyo özelliği bulunmuyor. Radyo dinleyecilerinin birçoğu, trafik sıkışıklığında radyodan gelen sese kulak veren kitle... Oysa ki radyo dinlemek gelişmiş dünya ülkelerinde bir gelenektir. Geçmiş yıllarda Türkiye’de de durum çağdaş ülkelerdekinden farklı değildi. Son tahlilde, olması gereken de budur düşüncesindeyim. Medeniyetin beşiği olan ülkelerde radyocular sokakta yürümekte güçlük çeker; çünkü oralarda yapılan programlar saygıyı bütünüyle hak eden işlerdir ve dinleyici de güçlü programlar yapabilmek adına gösterilen emeğin, karşılığını sonuna kadar verir... Ne yazık ki ülkemizdeki radyoculuk mantalitesinin, hem programcılar, hem de dinleyiciler açısından, panaromik bir değerlendirmesi yapıldığında ortaya çıkan sonucun, güçlenmekten, gelişmekten ziyade, önlenemez bir “erozyon” olduğu rahatlıkla görülebilir.

DA: Radyo dünyasının yanı sıra, televizyonda da ses getiren işler yaptınız. Bunlardan en önemlisi hiç şüphesiz, “Ceyhun Yılmaz Show”du. Benzerlerine göre oldukça orijinal, anlamlı ve keyifli bir işti. Öyle sanıyorum ki, sizin de kendinizi en etkin biçimde ifade edebildiğiniz, dolayısıyla da yapmaktan keyif aldığınız bir program olduğu söylenebilir Ceyhun Yılmaz Show’un... Neden bitti? Ek olarak yakın gelecekte benzer bir program yapmak, planlarınız dahilinde mi?
CY:
Evet haklısın; gerçekten yapmaktan büyük zevk aldığım bir programdı. Cine5 ekranlarında hafta içi her gün yayınlanmak üzere, 165 bölüm devam etti. Deyim yerindeyse eğer, oldukça “sıkı” bir izleyici kitlesi vardı. Neden bittiğine gelecek olursak; o dönemde Cine5, yayın tarihinin en zor dönemlerini yaşıyordu. Bir takım maddi sorunlar, kanalı çıkışı olmayan bir yola sokmuştu. Gelen konuklara ikram edilecek çayı, kahveyi, keki bile temin edebilmekte güçlük çekiyordu, adı geçen kuruluş. Kimi zaman bu saydığım malzemeleri kendi evimden bile getirdiğimi hatırlıyorum. Netice olarak da beklenen son gerçekleşti ve kanalın maddi olanakları tükendiğinden program sona erdi... Başka bir televizyon kanalında yeniden hayata geçirmeyi düşündüğüm bir proje “Ceyhun Yılmaz Show”... Ne var ki kanalların perspektifinden bakıldığında, hafta içi her gün canlı bir televizyon programı yapmak, oldukça büyük bir maliyet kalemi; bu nedenle böyle programlara bütçe ayırmaktan kaçınıyorlar. Benim açımdan “Ceyhun yılmaz Show”, her daim cebimde taşıdığım, geliştirdiğim, güncellediğim bir televizyon projesi. Bir başka anlamda da, zihnimde tüm enstrümanları güncelleştirilmiş, fakat öz yapısında bir değişiklik olmamış ve uygun bir kanal bulunduğunda, hemen hayata geçirebileceğim bir prodüksiyon... Kısacası, zor şartlarda dahi olsa yapmaktan keyif aldığım, beni en süssüz biçimde ifade eden işti “Ceyhun Yılmaz Show”...

DA: Ve oyunculuk... Hayat Bilgisi isimli televizyon dramasında, televizyon izleyicilerinin hafızalarına kazınan “Ruhi” karakteri ve ardından gelen uzun metrajlar... Renkli bir televizyon dizisi karakteri olan “Ruhi”ye hayat verdikten sonra, Rıfat Ilgaz’ın ölümsüz eseri olan Hababam Sınıfı’nın, sinema uyarlamasının modern çevriminde yer aldınız. Adı geçen film, birçok sinema eleştirmeni tarafından yerden yere vuruldu. Filmin kadrosunda yer almış bir oyuncu olarak, bu konuda neler söylemek istersiniz...
CY:
“Hababam Sınıfı” filminin yeniden çevriminde oynamak, benim için klasikleşmiş bir filme saygı duruşu niteliği taşıyordu; teklifi de bu nedenle kabul ettim. Dile getirdiğin gibi, sinema eleştirmenleri tarafından övgüyle söz edilen bir film olmadı. Ancak, oldukça önemli bir gişe başarısı yakalamıştı. Bir filmin, başarısını gişede yakaladığı rakamlarla ölçmek, muhakkak ki sağlıklı bir yöntem değil. Bunun yanı sıra ben bu filmlerde, başrol üstlenmedim; konuk oyuncu olarak yer aldım. Daha açık bir ifadeyle şöyle anlatabilirim; Hababam Sınıfı’nın sinemaya yeniden uyarlamasında, rol almaktan dolayı bir pişmanlık yaşamıyorum. Burada bir ayraç açarak şunu da dile getirmeliyim, eğer bu filmin kadrosunda yer almasaydım da, derin bir üzüntü yaşamazdım açıkçası... Hayat Bilgisi isimli dizide canlandırdığım “Ruhi” karakteri, benim için özeldir. Gani Müjde’nin formlaştırdığı bu karakterin, komedyen kimliğimin beyaz cama başarılı bir yansıması olduğu düşüncesindeyim. Gani Müjde’nin yarattığı bu televizyon dizisi tiplemesini, kendimden birçok şey katarak, başka bir boyuta taşıdım. Benim oyunculuk kariyerimde, her daim referans olarak gösterebileceğim en önemli figürdür “Ruhi”... Ayrıca bu yapımda, Perran Kutman gibi büyük bir ustayla çalışma şansı yakaladığım için de, büyük mutluluk duyuyorum. Halen okullara çeşitli nedenlerle gittiğimde, küçük öğrenciler, adım yerine bana “Ruhi” diyerek sesleniyorlar.

DA: Bir oyuncu olarak size, tüm zamanların en iyi beş filmini sorsam...
CY:
Bir numaraya kesinlikle “Back to the Future” serisini koyarım. Unutulmaz bir filmdi. İkinci sıraya “Star Wars” serisini yerleştiririm. Üçüncü sırada ise Kevin Costner’ın “Düşler Tarlası” isimli filmi yer alır. Dördüncü sırada, benim için ayrı bir yeri olan Cem Yılmaz’ın “Herşey Çok Güzel Olacak” isimli filmi var. Beşinci uzun metraj ise Ferzan Özpetek’in “Cahil Periler”i...

DA: Yayımlanmış üç adet şiir kitabınız var. Kendinizi şiir yazan bir adam olarak mı, yoksa bir şair olarak mı isimlendirmeyi tercih ediyorsunuz? Bunun yanı sıra şiir yazmak sizin için ne ifade ediyor?
CY:
Şiir yazmak benim için nefes almak gibi; bambaşka dünyaların kapılarını araladığımı hissediyorum yazarken... Şiir yazan adam, sadece kendi benliğine dair, daha açık bir anlatım biçimiyle; kendisine ait duyguları kağıda döker. Şair ise, yalnızca kendi iç çatışmalarını, aşkını, mutluluğunu, kederini kaleme alan kişi değildir. Şair, yaşadıklarının beraberinde yaşamadıklarını da yazabilendir. Başka birinin aşkını da, kederini de ya da herhangi bir nesnenin güzelliğini de... Benim yaptığım radyo programları, televizyon şovları, oyunculuk performanslarım on yıllar sonra hatırlanır mı bilemiyorum; lakin yazdığım şiirlerin bundan on yıllar sonra da okunacağına dair inancımı ifade etmekte bir sakınca görmüyorum.

DA: Biraz da futbol üzerine konuşalım istiyorum. “Sağlam” bir Galatasaray taraftarı olduğunuzu biliyorum. Türkiye Süper Ligi’nin 2008 - 2009 yılında nasıl sonuçlanacağını öngörüyorsunuz ve kalitesini nasıl değerlendiriyorsunuz...
CY:
Ligimizdeki futbol kalitesinin, çok düşük olduğu kanısındayım. Kimse birbirini kandırmasın, Türkiye’de iyi futbol oynanmıyor kesinlikle... Tüm Avrupa liglerini takip ediyorum; eğer Süper Lig’de oynanan oyunun ismi futbolsa, büyük Avrupa liglerinde bambaşka bir oyun oynanıyor demektir... Galatasaraylı olmaktan onur duyuyorum. Neden Galatasaraylı olduğumu bilmiyorum, tıpkı annemin neden annem, babamın neden babam olduğunu bilmediğim gibi. Öyle doğdum ve öyle de öleceğim sanırım. Her zaman olduğu gibi, üç büyüklerden herhangi birinin şampiyon olacağını düşünüyorum. Keşke bir Anadolu takımı olabilse, ama sanmıyorum.

DA: Peki Galatasaray’ın bu yılki Avrupa macerasının nasıl şekilleneceğini düşünüyorsunuz? 2000 yılındakine benzer bir başarı yakalanabilir mi?
CY:
Sanmıyorum... Bu yıl Galatasaray gerçekten iyi bir takım kurdu. Ama 2000 yılıyla mukayese edilirse, bu takım taraftarlar için hayal kırıklığı olur. Çünkü o yıl, tüm taraftarlar her maçı alacaklarına kesin gözüyle bakıyorlardı; bu nedenle de keyifle izliyorlardı maçları. Ama bu sezon, ya takım kötü oynarsa korkusu var; herkes tek maçlık düşünüyor. “Önümüzdeki maçı alalım da, sonrasına bakarız.” düşüncesi hakim. 2000 yılında ise tüm taraftarlar, efsanevi Galatasaray - FC Milan maçından sonra, malum kupanın alınacağını biliyorlardı. Bu sezonki kadroda, bir Hagi, bir Bülent yok; bu nedenle aynı başarının tekrarlanacağına inanmıyorum.

DA: Tüm dünyada aktif futbol yaşamına devam eden futbolculardan, bir rüya takım yapmanı istesem, hangi oyuncular kadronda yer alır?
CY:
Kaleci: Julio Cesar (Inter) - Defans: Dany Alves (Barcelona), Maldini (Fc Milan), Puyol (Barcelona), Roberto Carlos (Fenerbahçe) - Orta Saha: C. Ronaldo (Manchester United), Lampard (Chelsea), Gerrard(Liverpool), Ballack (Chelsea), Hanry (Barcelona) - Santrafor: Baros (Galatasaray)... Yedek Santrafor: Hakan Şükür (Galatasaray).

DA: Futboldan sonra, öyle sanıyorum ki oyunlarla ilgili konuşmanın zamanı geldi...
CY:
PES serisini oynuyorum. Her zaman Inter Milan’ı seçerim; zaten sıkı bir taraftarıyım bu takımın. Devamlı kazanmalarını isterim, kazanamadıklarında da üzülürüm; geçmişten gelen bir tutku bu... Ancak Pes konusunda çok başarılı olduğumu da söyleyemeyeceğim. Bilgisayar oyunlarını seviyorum ama maalesef pek zaman ayıramıyorum uzun yıllardır... Atari salonlarında bir oyun oynardık; bir uçak vardı, devamlı yakıt alıp yola devam ederdik hani, denizin üzerinde uçan, bir uçaktı bu...

DA: River Raid...
CY:
Evet ya, River Raid... Ne müthiş oyundu, benim için unutulmaz bir klasiktir. Arada sırada GTA oynuyorum, ama çok amatörce... Ek olarak yeni nesil telefonlardaki oyunlara da zaman ayırdığım oluyor...

 

Hasan Kaçan

Hasan Kaçan
Uzun yıllar unutulmayacak bir televizyon draması karakteri yarattı. Kalemiyle yazdı, bedeniyle can verdi, gür sesiyle dile getirdi o karakteri... Kim unutabilir ki kahvehane milletinin insanlarına vaaz verircesine öyküler anlatan o heyecanlı adamı... Karşınızda Hasan Kaçan; nam-ı diğer Heredot Cevdet, günümüzün Kaptan Küstü’sü. Usta mizahçıyla her telden...

Doruk Akyıldız: Kökten bir mizahçı ve karikatürist olan Hasan Kaçan’dan, oyuncu ya da kendi tanımlamanızla “artist” Hasan Kaçan’a uzanan sürecin bir özetini sizin ağzınızdan dinleyerek başlayalım.
Hasan Kaçan:
Evet, çocukluktan beri mizahla ve karikatürle uğraşıyorum; daha doğrusu o yıllarda bir şeyler çiziyordum ama ortaya çıkanların ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. “Çizdiklerimin karikatür olduğunu sonradan öğrendim.” demek yerinde olur sanırım. O da şöyle oldu: Çizdiklerimi Oğuz Aral’a gösterdim, kendisi “Karikatür ulan bunlar!” dedi. Böylece ben de ortaya çıkardığım işlere “karikatür” denildiğini anlamış oldum. Oyunculuğa geçişimin hikayesiyse şöyle: Ekmek Teknesi’nin senaryosunu Bahadır Özdener’le birlikte yazıyorduk. Bu yazım çalışmaları sırasında bir karakter üzerinde yoğunlaştık ve ben de bu karakterin portresini anlatmaya başladım; ses tonundan giyimine, hatta yürüyüşüne kadar. Ardından tüm ekip hep bir ağızdan “Ağabey, bu rolü en iyi sen oynarsın.” ve “Bu karakteri senden başka kimse canlandıramaz.” gibi tepkiler verince ve önceleri “Olur mu lan öyle şey!” desem de, tüm ekibin -deyim yerindeyse- iteklemesiyle “Heredot Cevdet” karakterini canlandırarak oyunculuk dünyasına adım atmış oldum.

DA: Eşref Saati isimli televizyon dramasında hayat verdiğiniz karakterle devam edelim dilerseniz; Kaptan Küstü. Daha önce rol aldığınız yapımlarda olduğu gibi, yine nevi şahsına münhasır bir karakterle tanıştı televizyon izleyicileri. Öyle sanıyorum ki bu noktada televizyon dizileri külliyatına, Heredot Cevdet’ten sonra, unutulmayacak bir portre daha eklediğinizi söylemek pek de yanlış olmayacaktır. Bu karakterin ortaya çıkış hikayesini anlatır mısınız?
HK:
Kaptan Küstü, Pana Film’in senaryo grubunun ortaya çıkardığı bir karakterdir. Aslında Cüneyt Aysan’ın yumurtlamasıdır.

DA: Karakterin sadece isim babası mı Cüneyt Aysan?
HK:
Sadece isim babası değil. “Bir kaptan olsun, uzun yol kaptanı... Gezdiği, gördüğü yerlere dair hikayeleri ve bu hikayelerin içinde yer yer palavralar olsun” gibi bir analitik açılım yaptı. Kaptan Küstü, Cüneyt’in bu açılımının üzerine bina edilmiş bir tip. Örneğin; Kaptan’ın geçmişte bir denizkızı sevgilisi varmış güya ama koluna takıp rahat rahat dolaşamıyormuş. Çünkü bu denizkızının pulları üstüne bulaşıyormuş ve balık kokuyormuş. İşte buna benzer hikayeleri olan bir adam bizim Kaptan Küstü. Öte yandan her kaptan gibi biraz da çapkın, her limanda bir sevgilisi var vesaire. Ayrıca, anlattığına göre tanımadığı kimse de yok; Muhammed Ali’yle de ahbap, Birleşik Devletler Başkanı George W. Bush’la da... Özetle, güzelce sallayan bir ağabeyimiz kendisi. Tüm bunların dışında zeki bir adam olduğu da su götürmez bir gerçek muhakkak.

Hasan Kaçan
DA: Eşref Saati ve daha önce de Ekmek Teknesi... Adı geçen iki dramanın da aynı zincirin birbirini tamamlayan halkaları olduğunu düşünüyorum. Bu hikayelerin, modernizm ile gelenekselciliğin harmanlanması sonucu ortaya çıkmış kent masalları olduğu söylenebilir mi? Yavaş yavaş yok olmaya yüz tutmuş mahalle kültürüne, dolayısıyla da dayanışmaya, samimiyete, aidiyete duyulan bir nostaljinin beyaz cama yansımaları olarak nitelendirilebilir mi Ekmek Teknesi ve Eşref Saati? Bu konuda neler söylemek istersiniz.
HK:
Dediğin gibi, Ekmek Teknesi de, Eşref Saati de mahalle dizileri. Her iki dizi de hem bizim kuşağımızın, hem de farklı kuşakların kendilerinden bir şeyler bulabilecekleri yapımlar. Şu anda Eşref Saati’ni, benim yaş grubum ve üzerinin yanı sıra genç arkadaşların da severek izlediğini biliyorum, gözlemliyorum. Gençlerin bu prodüksiyonlara ilgi göstermesini şöyle özetlemek doğru olur sanırım: Bazen bir koku duyarsın, ilk kez duyduğun; sanki o kokuyu bir yerden tanıdığını hissedersin ya da yeni bir kelime duyarsın ilk kez ama o kelimenin anlamını biliyorsundur, şaşırırsın kendi kendine. İşte, gençlerin Eşref Saati gibi yapımlara bu betimlememdekine benzer bir yakınlık duyduğu kanaatindeyim. Çünkü bu bahsettiklerim genetikle ilgilidir, geleneklerle ilgilidir. O kokuyu baban tanıyordur, genlerle sana geçmiştir. O kelimeyi bebekken duymuşsundur, bir anda anımsarsın. Öte yandan bu televizyon dramalarının sevilmesinde, senaryo grubunu oluşturan kadronun, farklı yaş gruplarına mensup olmasının da önemli bir faktör olduğunu düşünüyorum. Yazan arkadaşlarımız içerisinde Ali Demirel var, 27 yaşında; Bahadır Özdener var, 30’lu yaşlarında; Cüneyt Aysan var, 30’lu yaşların ortalarında; ben varım, 50’li yaşlarımdayım. Profili böyle olan ekibin yarattığı hikaye, dolayısıyla her yaştan izleyiciyi etki alanına alabiliyor. Nostalji konusuna gelecek olursak, muhakkak ki bu yapımlarda anlatılan öyküler, bizim ekibimizin hoşlandığı yaşayış biçiminin ekranlara bir yansıması olarak adlandırılabilir. Bir örnek; Eşref Saati dizisinin başrol oyuncusu Yavuz Bingöl. Şu anda dizinin çekimlerinin yapıldığı mahallenin kahvehanesinde zaman geçiriyor. Evinden PlayStation getirdi ve kahvehanedeki televizyona bağladı; çekim sırasını beklerken o kahvehanede oyun oynayarak zaman geçirmeyi seviyor. Kısacası, bu mahalleye geldin mi buraya yapışıp kalıyorsun, eve gitmek istemiyorsun. Bu tamamen dünya görüşünüzle, hayata bakış açınızla ilgili bir durum. Bir başka örnek; biz maça gittiğimizde hala açık tribüne gideriz; kapalıya gitmeyiz, numaralıya gitmeyiz. Açık tribünde bağırırız, çağırırız. Çünkü benim, bizim geleneğimiz budur. Aynı şekilde, çekim yaptığımız mahalledeki insanlar da öyle. Bu mahallede bir tane numaralı tribün seyircisi bulamazsın. (Sarıyer’de şirin bir mahalle... - Doruk) İşte tüm bu nedenlerden dolayı, yaptığımız işlerde, bir nevi açık tribünün göbeğinden bağırıyor sayılırız.

DA: Öte yandan yapım ekibinin ve senaryo yazarlarının, Ekmek Teknesi’nin başarısından sonra, benzer bir proje olan Eşref Saati’ni hayata geçirerek reyting elde etme çabası içerisinde oldukları ve Ekmek Teknesi’nin mirasını tükettikleri konusunda bir samimiyet sorgulaması da var. Sizin bu konudaki yorumunuz nedir?
HK:
Eşref Saati’ni, Ekmek Teknesi ekibinden farklı bir ekip yaratmış, hayata geçirmiş olsaydı eğer, bu eleştirilere hak verebilirdim. Ne var ki -bilindiği üzere- her iki dramanın da beyin takımı aynı. Söylemek istediğim şu: Varsayalım ki bu ekip, dile getirdiğin gibi, Ekmek Teknesi’nin mirasından yararlanmak istiyorsa o zaman neden Ekmek Teknesi’ni bitirdi. Öyle olsaydı şayet, o dizi devam ettirilirdi. Bitiren biziz zaten. Ekmek Teknesi’ni üç sezon gayet başarılı bir şekilde devam ettirdik; üstelik reytinglerinde bir düşme olmadan. Ama bizler, diziyi çok uzatmadan, bir başka ifadeyle tadında bırakarak bitirmeyi yeğledik. Günümüzde ise Eşref Saati’ni yapmaktan büyük keyif alıyoruz; yazarken de, oynarken de, çekerken de... Zaten dizi işi zevk almadan yapılabilecek bir iş değil. Çok yoruluyoruz, tüm vaktimizi setlerde geçiriyoruz. Kısacası, yaptığımız işin eğlencesi, makarası olmasa yapamayız demek istiyorum. Özetle, dizi projelerini salt ileriye yönelik çıkarlarınızı düşünerek planlayamazsınız, yapamazsınız.

Hasan Kaçan
DA: Türkiye’de sadece ticari kaygıların göz önünde bulundurulduğu işler yapılmıyor mu demek istiyorsunuz?
HK:
Yapılıyor, yapılmaz olur mu... Bu piyasanın içinde “bak, yıllar önce şu dizi tutmuş, hadi biz de benzer bir proje hazırlayalım” mentalitesiyle iş yapan insanlar da var. Ama bizim tarzımız bu değil ve asla olmadı.

DA: Geçtiğimiz aylarda kendisiyle yaptığımız söyleşide Sayın Bahadır Baruter’e karikatür sanatının büyük ustası Oğuz Aral ile, yine bir başka sayıda gerçekleştirdiğimiz röportajda ise Sayın Kadir Çöpdemir’e unutulmaz oyuncu Savaş Dinçel ile ilgili sorular sormuştum. Siz bu iki ölümsüz isimle de usta - çırak ilişkisi yaşamış birisiniz. Savaş Dinçel’i ve Oğuz Aral’ı bir kez daha yad edelim istiyorum. Nur içinde yatsınlar... Her iki ölümsüz isim hakkında eminin anlatacak güzel hikayeleriniz vardır.
HK:
Oğuz Ağabey dünya tatlısı bir adamdı; bunu yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum. O dönemlerde çocuk olduğumuz için, bizden büyüklere kendimizi ispat etmek gibi bir refleksimiz vardı sanırım. Oğuz Ağabey de kendine özgü prensiplere sahip, disiplinli bir adam olduğu için kimi zaman -çocukça bir yaklaşımla- içten içe kızdığımız da olmuştur ona. Çünkü o disiplinden pek hoşlanmazdık. Ancak zaman geçtikçe ve biraz büyüdükten sonra anladık “özdisiplin” olmadan karikatürcü olamayacağımızı. Dile getirdiğim gibi çok özel biriydi Oğuz Aral. Kendisine dair şöyle bir anı anlatabilirim: Günlerden bir gün, Doğubank’tan bir kasetçalar almıştım. O dönemlerde de Doğubank’tan bir şey almak büyük olay; birçoğu kaçak malların. Battaniyeye sarardık aldığımız eşyaları, polis görmesin diye. Durum o derece vahim. O kasetçalar bizim için otomobil kadar değerli kısacası. Şu anda gençlere anlamsız gelebilir fakat bahsettiğim kasetçalar için “O yıllarda bizim için otomobil kadar değerliydi.” derken inanın hiç abartmıyorum. Neyse efendim; getirdik dergiye, kurduk, sesini de açtık, müzik dinliyoruz. Sonra birden Oğuz Ağabey girdi içeriye, “Ulan Avni esprisi düşünüyorum, sinirim tepemde zaten, kapatın şunu, atarım aşağıya!” dedi. (Oğuz Aral’ın Gırgır Dergisi’nde maceralarını karikatürize ettiği unutulmaz tiplemesinin adı “Avni” idi. - Doruk) Biz de -açık söylemek gerekirse- pek oralı olmadık; “Oğuz Ağabey kızdı, o sinirle ağzına ilk geleni söyledi” diye düşündük ama durum hiç de öyle değilmiş. Aradan kısa bir süre geçti, Oğuz Ağabey bir hışımla yeniden içeri girdi ve teybi tuttuğu gibi pencereden dışarı fırlattı; biz donduk tabii ki. Neyse; bir - iki gün sonra bizim üzüldüğümüzü görünce Oğuz Ağabey, sinirleri de yatışınca “Alın lan, bende daha iyisi var.” diyerek yeni bir kasetçalar getirdi, masanın üzerine koydu. Meğer numarası da oymuş, sonradan anladık.

Savaş Ağabey de matrak adamdı, çok usta bir tiyatrocuydu. Ekmek Teknesi dizisinde “mahallenin ağabeyi” konumunda, bilge, görmüş - geçirmiş, mahallede herkesin sevdiği, saydığı, dertlerini anlattığı, fikir aldığı, bir başka ifadeyle çok idealize edilmiş bir karakteri canlandırıyordu; Nusret Baba. Bir gün bana, Nusret Baba için “Oğlum, şu adamı durmadan melek gibi, derviş gibi yazıp durmayın, sonra yengeniz evde ‘biraz da şu oynadığın adama benze’ diye başımın etini yiyor.” demişti. Savaş Ağabey’e dair de böyle bir anımız var işte... Hatıralar çok da, ilk aklıma gelenleri paylaştım.

Hasan Kaçan
DA: Bu dinlemesine doyum olmayan anıların ardından biraz da mizah dergileri üzerine konuşalım. Türkiye’deki karikatür dergilerinin şu anki durumu hakkında neler düşünüyorsunuz; bu dergilere yıllarca emek vermiş biri olarak...
HK:
Hepsini çok başarılı buluyorum ve mümkün mertebe takip etmeye çalışıyorum. Ancak bölünerek çoğaldıkları için hızlarına yetişmekte zorlanıyorum. En son Uykusuz’da kaldım ben. Uykusuz’dan sonra yeni bir dergi çıktı mı, onu bilmiyorum... Yiğit Özgür’ü çok beğeniyorum keza Ahmet Yılmaz’ı da. Robinson Crusoe ve Cuma’nın çizeri Gürcan Yurt da çok başarılı. Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu; bu isimlerin hepsi harika işler yapıyorlar. Bizim dönemimizden çok daha başarılı olduklarını söyleyebilirim. Gırgır’da yapılan işlere kıyasla daha parlak işlere imza attıkları yadsınamaz bir gerçek. Tümü zehir gibi adamlar, mizahçılar ama ne var ki mizah dergileri bizim dönemimizde olduğu kadar revaçta değil. Yoksa -dile getirdiğim gibi- Gırgır’dan çok daha iyiler. Bizim avantajımız Gırgır’ın o dönemde tek dergi olmasıydı. Şimdi bir sürü derginin dışında komedi dizileri var, stand-up’çılar var. İlgi başka mecralara da kaydı demek istiyorum. Özetle size şunu söyleyeyim: Bu adamların çizdiklerine, esprilerine bakıyorum da, kendi kendime “Bu adamlar bizim dönemimizde olsaydı biz bu işten ekmek yiyemezdik.” diyorum.

DA: Oyunlar hakkında konuşarak sohbetimizi noktalayalım dilerseniz.
HK:
Bilgisayar oyunları konusuna hiç girmeyelim. En son Sega’da kaldım ben. Daha ileri gidebilirdim de bizim oğlanla bu yeni çıkan konsollarda bir maç yaptık; 25 gol yeyince bu maçta ben, ya benim oğlanı gırtlaklayacaktım ya da bu oyun işinden vazgeçecektim. Tabii ki seçim hakkımı oyun dünyasına elveda demekten yana kullandım. Bir de benim parmaklar artık bu oyun işlerine göre çalışmıyor; “beyin düşünüyor ama parmaklar uygulayamıyor” demek istiyorum. Bu işi hakkıyla yapabilmek için de her gün bilgisayar karşısında olmak gerekli. Bu da benim açımdan şu anki şartlarda mümkün değil. Ancak eskiden atari’ler vardı, siyah - beyaz oyunlar olurdu. İki çubukla oynanan bir oyun vardı; ortadaki top benzeri nesneyi karşı tarafın kalesine sokmaya çalışırdık. Uzun yıllar geçti ama üzerinden... Bunların dışında müthiş bir teknoloji merakım vardır. Yeni çıkan cep telefonları, LCD’ler, multimedya aletler... Hepsini anbean takip ederim. Sosyal çevremdeki insanlar, yeni bir alet alacakken ya da kullandıkları teknolojik ürünlerde bir sorunla karşılaştıklarında ilk olarak bana danışırlar. Bu işle uğraşanlardan -bilgi konusunda- daha donanımlı olduğumu söyleyebilirim neredeyse. (Teknoloji üzerine, Korcan’ın da katılımıyla uzun bir sohbet gerçekleştirdik. Ancak yer darlığından mütevellit, sizlerle bu kadarını paylaşabiliyorum. - Doruk)

 

Serkan Şenalp

Serkan Şenalp
Onu reklamlardan, dizilerden ve hazırlayıp sunduğu televizyon programından tanıyoruz. Çok yakında bir sinema filmiyle de karşımıza çıkacak olan Serkan Şenalp ile kariyeri ve oyunlar üzerine sohbet ettik.

Doruk Akyıldız: 1985 doğumlu genç bir oyuncusun. Öyle sanıyorum ki beyaz camla olan bağın reklam filmleriyle başlıyor. Televizyon dünyasına adım atışının hikayesini senden kısaca dinleyerek başlayalım.
Serkan Şenalp:
Evet, kameralarla ilk tanışmam reklam filmleriyle oldu. Oyunculuk, küçük yaşlarımdan beri yapmak istediğim bir işti. Ancak bu mesleğe nasıl girileceği ve nasıl bir “yol haritası” oluşturmak gerektiği hakkında yeterli bilgim yoktu. Daha sonrasında ise bir yakınımın ön ayak olmasıyla bir ajansa başvurdum. Böylece oyunculuk dünyasındaki yolculuğum başlamış oldu. Oyunculuğa ilk adım atışımın hikayesini kısaca böyle özetleyebiliriz.

DA: Lisans eğitimine Kocaeli Üniversitesi’nde İşletme üzerine devam etmene karşın, meslek olarak kendine oyunculuğu seçiyorsun. Oyuncu olabilmenin, senin çocukluk hayalin veya ilk gençlik yıllarından bu yana bir idealin olduğunu söyleyebilir miyiz? Yoksa şartlar ve tesadüfler gereği mi bu işi seçtin. Biraz önce kısaca değindin fakat bu konu üzerine biraz daha konuşalım istiyorum.
SŞ:
Aslında oyuncu olmak konusunda çok istekli olduğumu söylemek, oyunculuğu meslek olarak idealize ettiğimi söylemekten daha doğru olur sanırım. “İdeal”, biraz büyük ve güçlü bir kelime, bu isteği nitelemek için. Oyunculuğa adım atışımın tesadüfen ve şartlar gereği olduğunu söylemek de pek mümkün değil. Çünkü bu işi yapabilmek için elimden geleni yaptım, araştırdım, şartları zorladım.

DA: Dilersen biraz da şu anda kadrosunda bulunduğun yapım hakkında sohbet edelim. 2006 yılından bu yana, özellikle küçük yaştaki izleyicilerin severek izlediği “Selena” isimli televizyon dizinde, “Ozan” karakterine hayat veriyorsun. Bu televizyon dizisinin yakaladığı reytingin ve dolayısıyla da ticari başarının, kariyerine ne gibi olumlu etkileri olduğunu düşünüyorsun? Senin adına bir dönüm noktası olduğundan söz edilebilir mi bu prodüksiyonun?
SŞ:
Açıkça söylemek gerekirse benim için bir patlama ya da dönüm noktası olduğunu düşünmüyorum. Muhakkak ki Selena’nın kadrosunda varolmamın bana büyük katkıları oldu, olmuştur. Öyle bir diziden bahsediyoruz ki altıncı - yedinci tekrarı gündüz kuşağında yayımlandığında bile, tüm günün reyting sıralamasında ilk beşe girebilen bir yapım Selena. Bu, birçok dizinin yeni bölümlerinin prime-time’da alamadığı bir reyting. Bazı günler tekrarlarıyla birlikte günde üç kez yayımlandığını görebilirsiniz. Sabah, öğle ve akşam kuşaklarında... Selena, bir bölümünü en az birkaç milyon kişinin izlediği bir televizyon dizisi. Dolayısıyla -tüm bu anlattıklarımın paralelinde- bir oyuncu olarak siz de büyük bir tanınmışlık kazanıyorsunuz. Ancak benim adıma bu dizinin bir patlama ya da dönüm noktası olduğunu söylemem ne derece doğru olur, bilemiyorum.

DA: Ama öyle sanıyorum ki isminin ve simanın, bu diziyle daha bilinir hale geldiğini söylemek pek de yanlış olmaz.
SŞ:
Muhakkak öyle... Daha önce de bir çok işte yer aldım fakat hiçbiri bu denli büyük ses getirmemişti.

Serkan Şenalp
DA: Selena dizisinin bir oyuncuyu besleyebilmesi ve geliştirebilmesi adına ideal bir prodüksiyon olduğunu düşünüyor musun? İlerleyen yıllarda seni daha güçlü bir televizyon dramasında ya da gişe kaygısı olmayan bir sinema filminin kadrosunda görebilmemiz mümkün olacak mı? Bu konuda neler söylemek istersin?
SŞ:
Evet, göreceksiniz... Gişe kaygısı olmayan, sinema izleyicilerinin birçoğunun “festival filmi” olarak adlandırabileceği, yönetmenliğini Ümit Ünal’ın yaptığı ve kadrosunda ismimin birlikte anılmasından gurur duyduğum oyuncuların yer aldığı “Gölgesizler” adlı bir sinema filminde oynadım. Ticari kaygısı olan saçma sapan gençlik filmleri gibi bir iş değildi. Benim yaşımdaki ve jenerasyonumdaki oyuncuların bir kısmı, daha fazla ün getirdiği için gişe kaygısı taşıyan uzun metrajlarda yer almayı yeğliyor. Ben ise böyle düşünmüyorum. Bu tip yapımlarda kaygı, salt olarak ticari başarıya odaklı olduğu için ortaya bir dolu saçma iş çıkıyor. Sorunun ilk bölümüne gelecek olursak, kendi geliştirmek ve bir şeyler öğrenmek isteyen oyuncu, kendini her platformda besleyebilir. Bunu sadece Selena için söylemiyorum; çalıştığım bütün işler için aynı durum geçerli. İster güçlü bir drama olsun, ister sıradan bir dizi ya da iyi veya kötü bir uzun metraj; söz konusu oyunculuk ve oyuncunun kendini geliştirebilmesi olduğunda iş oyuncunun işe bakış açısında bitiyor. Yanı sıra Selena’nın bana çok önemli katkıları olduğunu söylemekte de fayda var.

DA: S’nek TV’de yayımlanan ve Selin Altay ile hazırladığın, “Link” adında, içerik olarak panoramik yapısı oldukça geniş bir televizyon programın vardı.  Müzisyenler, tiyatrocular, sinemacılar ve alternatif sporlarla ilgilenenler programınıza konuk olarak geliyorlardı. Link, amatör ruhla yapılmış ve başarılı sayılabilecek bir programdı. Bundan sonrası için ulusal yayın yapan bir kanalda, benzer formatta bir televizyon programı projen var mı? Televizyonculuk da senin için bir vazgeçilmez mi?
SŞ:
Bir terslik olmazsa Ekim ayı içerisinde, yine Selin Altan’la, yeni bir kanalda, yeni bir programa başlayacağız. Şu anda bir televizyon kanalı ismi veremeyeceğim. Bunun nedeni, halihazırda birkaç kanalla görüşmekte olmamız. Programın başlayacağı kesinlik kazanmış olsa da kanal ismi netleşmeden söylemek istemiyorum. Link’e gelecek olursak, benim için gayet iyi bir fırsat olduğunu ve bu fırsatı iyi değerlendirdiğimi düşünüyorum. Tam 200 bölüm sürdü ve hafta içi her gün canlı yayın yaptık. Dile getirdiğim gibi, benim adıma önemli bir deneyimdi. Sevdiğim şarkıcılardan, oyunculardan ve yazarlardan tutun da yönetmenlere ve sporculara kadar 500 konuk ağırladık 200 bölüm boyunca. Kısacası çok keyif aldığım bir işti Link.

DA: S’nek TV’nin lokomotif programlarından biriydi Link...
SŞ:
Sanırım öyle olduğu söylenebilir.

DA: Oyunculuk ve programcılık kimliğini bir kenara bırakıp -23 yaşında genç bir adam olarak- ülkemizdeki televizyonculuk anlayışı üzerine bir değerlendirme yapmanı istersem bize neler söylemek istersin?
SŞ:
Bu konu üzerine çok yorum yapılıyor. Sabah ve öğle kuşağındaki programların seviyesinden tutun da dizilerin kalitesizliğine ve etik yayıncılığın tüm kurallarının yerle bir edildiğine kadar birçok eleştiri yapılıyor. Bence hepsi birer saçmalık... Evet, bu söylenenler kısmen doğrudur. Ne var ki televizyon kanallarının birer ticari kurum olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli. Yanı sıra, sanki insanların seçme özgürlüğü yokmuş gibi, bir kompozisyon çıkarılıyor ortaya. Oysa durum hiç de öyle değil. İzlemek istemediği bir programı veya diziyi seyretmek gibi bir zorunluluğu yok kimsenin. İsteyen izleyici kanalı değiştirebilir. Bir dolu tematik kanal var; haber kanalları ve belgesel kanalları gibi. Benim, sözünü ettiğimiz konuya bakış açım bu doğrultuda.

Serkan Şenalp
DA: Artık oyunlardan konuşmanın vakti geldi diye düşünüyorum.
SŞ:
Oyunları çok seviyorum ancak oldukça kötü bir isim hafızam var, dolayısıyla da oynadığım oyunların isimlerini hatırlamakta güçlük çekiyorum.

DA: Dilersen PES’le başlayalım oyun sohbetimize...
SŞ:
Pek çok kişi gibi en sık oynadığım oyunlardan biri PES. Kulüp takımlarıyla oynayacaksam Barcelona’yı, milli takımlarla oynayacaksan Türkiye’yi seçiyorum genelde. Öte yandan günlük hayatımda futbol ile uzaktan yakından hiçbir ilgim olmadığını söylemekte fayda var. Ancak PlayStation’da ya da PC’de futbol oynamayı çok seviyorum. PES dışında Fight Night isimli boks oyununu da favorilerim arasında sayabilirim. Bu oyunda özellikle seçtiğim bir boksör yok çünkü her boksör farklı özelliklere ve tekniğe sahip. Genelde farklı boksörlerle dövüşmeyi tercih ediyorum. Bunlar dışında tam bir strateji tutkunuyum. İlk aklıma gelen de internet üzerinden oynanan Stronghold Legends. Ancak bahsettiğimiz oyunun server’ında bir sıkıntı var ve oyunu üç - dört saat oynayabiliyorsunuz. Sonrasında server sizi otomatik olarak devre dışı bırakıyor. Bu durum canımı çok sıkıyor. Buradan yetkililere sesleniyorum: Sözünü ettiğim soruna derhal bir çözüm getirsinler. Ben belki beş saat, belki de 10 saat oynayacağım; yapmasınlar bunu bana, ayıp gerçekten. (Söyleşimizin en eğlenceli anlarını yaşadık. - Doruk) Söylediğim gibi, strateji oyunlarının büyük bir hayranıyım. Çevremdeki kimse de benimle strateji oyunu oynak istemez zaten. Çünkü ben, strateji oyunlarında biraz hırslıyım. Hile, hurda, kısacası her yolu deneyerek bir şekilde sonuç alıyorum. Konu herhangi bir strateji oyunuysa eğer, gerekirse rakip oyuncunun bilgisayarının fişini çeker, yine de o oyunu kazanırım. (Bu cümlesinden sonra gerçekten korkutucu bir strateji oyuncusu ile karşı karşıya olduğuma kanaat getirdim. - Doruk)

DA: Strateji oyunları ve PES dışında başka oyun var mı sevdiğin?
SŞ:
Araba yarışlarını çok seviyorum. PlayStation’daki Burnout Legends’ı, severek oynadığım yarış oyunlarına örnek olarak gösterebilirim. Ek olarak şunu da söylemeliyim: FPS oyunlarını pek sevmiyorum; nedeniyse -deyim yerindeyse- oyunun içine fazlasıyla giriyor olmam. Şöyle ki yönlendirdiğimiz adam sola gidiyorsa ben de sola doğru gidiyorum, zıplıyorsa bende de hafiften bir sıçrama durumu mevzubahis oluyor. Tüm bu nedenler dolayısıyla başarısız bir FPS oyuncusuyum.

DA: Peki Serkan, şimdi dilersen 10 - 15 yıl öncesine bir yolculuk yapalım oyun dünyasında. Hafızanda anılarını süsleyen oyunlar var mı?
SŞ:
Sega’da çok oyun oynardım. Onun dışında 386 DX - 486 DX döneminde Prince of Persia vardı ve durmaksızın bu oyunu oynardım. O yıllardan beri Prince of Persia hastasıyım diyebilirim. Yakın geçmişte bu oyunun yeni versiyonunu aldım; gerçekten inanılmazdı.

 

Pelin Batu

Pelin Batu
Başarılı ve “aykırı” bir sinema oyuncusu... “Edebiyatçı” kimliği edinmeye aday, okuyan, sorgulayan, araştıran bir entelektüel... Yanı sıra güzel, ve etkileyici... Pelin Batu’yla sinema, edebiyat ve biraz da oyunlar üzerine...

Doruk Akyıldız: “Sanat” ve “sanatçı” kavramları üzerine konuşarak röportajımızın girizgahını yapalım istiyorum... Pelin Batu, adı geçen bu iki kavramı nasıl tanımlıyor ve nasıl bir kompozisyon dahilinde değerlendiriyor?
Pelin Batu:
“Sanat” ve “sanatçı” kavramları çok kolay anlatılabilecek kavramlar değil. Özellikle bizim gibi ülkelerde kolay kullanılabilen ve gereksiz yere tüketilen kavramlar bunlar... Daha açık bir anlatım biçimiyle, adı geçen kavramların deformasyona uğradığını düşünüyorum ülkemizde. Subjektif olarak şunu söyleyebilirim; sanatçı “yaratan” insandır. İşte bu noktada bir başka unsur daha ön plana çıkıyor, o da “kalıcılık”...
Öyle şairler, öyle romancılar var ki keşfedilmedikleri için bir anlamda ölü doğuyor ve sanatçı kimliği edinemiyorlar. Bazıları da var ki 200 - 300 yıl sonra eserleri değerleniyor, keşfediliyor. Ama bu eserler moda olmadığı için ya da bu süreç içerisinde pek okunmadığı için eserlerin sahipleri sanki yok gibiler. Dolayısıyla sanatçılık biraz tanınmışlığa, biraz da insanların takdirine kalmış durumda. Özellikle günümüzde sanatın veya birtakım sanat akımlarının “modalaşması” olarak tanımlanabilecek bir kavramın varlığının söz konusu olduğu kanaatindeyim. Yanı sıra, bir de sanat başlığının içerisinde “asal yaratıcılar” var. Edebiyatta Cervantes ve Shakespeare, resim ve heykelde Donatello, Michelangelo ya da müzikte Mozart ve Beethoven gibi... Bu isimler zaten varlar, kalıcılar ve bu alanlardaki tüm diğer yaratıcılar için -geçmişte olduğu gibi bugün de- örnek olmaya devam ediyorlar, ebediyete kadar da edecekler. Bunlar dışındaki minör isimler de belli dönemlerde moda oldular, oluyorlar. Elbette ki sözünü ettiğim asal yaratıcıların dışında da çok önemli sanatçılar vardı; geçmişte de, günümüzde de. Kimileri keşfedilmiş, kimileri ise keşfedilmemiş. Dolayısıyla sanat ve sanatçı kavramlarının sanata ilgi duyan insanlarla, bir başka ifade biçimiyleyse kaşiflerle yakından ilintili olduğunu düşünüyorum. (Pelin Batu’nun bu ve benzeri konulara hakimiyeti verdiği cevapların yanı sıra vücut dilinden de rahatlıkla anlaşılıyor. - Doruk)

DA: Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde yüksek öğrenim yapıyorsun. Ancak eğitimini aldığın tarih alanında kariyerine yön vermek yerine, sinema da varolmayı yeğliyorsun... Bu kararı nasıl verdin? Tarih Bölümü’ne girişinden, insanların seni sinema oyuncusu Pelin Batu olarak tanımasına kadar uzanan süreci anlatır mısın? Ek olarak şunu da sormak istiyorum; eski bir diplomatın kızı olmanın, geniş kitlelerce tanınmanı hızlandıran bir etken olduğunu düşünüyor musun?
PB:
Dilersen ikincisinden başlayayım. Evet, bir diplomatın kızı olmam, ismimin daha hızlı duyulmasını sağlayan etkenlerden biri olmuştur; özellikle de medya açısından bakıldığında... Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğrenimine devam eden birinin sinema oyunculuğuna adım atması basında ufak bir yer işgal edecekken, bu duruma bu kişinin bir diplomatın kızı olması da eklenince, o kişinin basında yer alma sıklığı ve şekli daha farklı bir hal alıyor. Söz ettiğin durumun, sinema kariyerimin en başında benim için bir avantaj olduğunu söyleyebilirim. Ama sonra işin boyutu bambaşka bir hal alınca ben de rahatsız olmaya başladım. Çünkü ben yaptığım işlerden çok memnunum ve hem okulu çok seviyorum, hem de oyunculuğu... Her ikisinin de benim zevklerim olduğunu söyleyebilirim. Ama bir dönem her yerde “İnal Batu’nun kızı” başlığıyla haberler okumaya ve duymaya başlayınca -dile getirdiğim gibi- rahatsız olmaya başladım. Tamam, babamı çok seviyorum ve onun kızı olmak bana gurur veriyor. Ancak sonuç itibariyle ayrı bireyleriz ve ayrı işler yapıyoruz. Eğer politikacı olsaydım, devamlı babamdan dem vurulması daha anlaşılır olurdu. Ama benim işim sinema... Zaten uzun zamandır da bu etiket yapıştırılmıyor. Ben de artık sözünü ettiğimiz bu durumdan sıyrıldığımı düşünüyorum. Sorunun ilk bölümüne gelecek olursak, Boğaziçi’nde Tarih Bölümü’nde okurken -şu anda da aynı okulda edebiyat doktorası yapıyorum- kimse benim sinemacı olup olmamamla ilgilenmiyordu, halen de ilgilenmiyor. Orada hepimiz başka bir işe kafa yoruyoruz ve o işe odaklanmış durumdayız. Hatta neredeyse oyunculuk konusunun hiç açılmadığını söyleyebilirim. Sinema ve dizi sektöründeyse bu duruma yaklaşım okuldakine göre birtakım farklılıklar gösteriyor. Adı geçen sektörde benimle çok dalga geçildiğini bilirim; bu durumun nedeni de yaptığım kontratlara “haftada iki gün okula gitmem gereklidir” gibi şartlar koydurmamdır. (gülüşmeler) Çünkü dizi işlerine tabir-i caizse hayatını vermek zorundasın. Uzun saatler çalışılıyor ve gerçekten yorucu. Eğer anlaşmamda bu tip şartlar yer almazsa okulumdan vazgeçmek durumunda kalabilirim. Özellikle de televizyon dramalarını “suya yazılan yazı” gibi gördüğüm için bir başka önceliğimi de göz ardı etmek istemiyorum. Hayatta benim için daha değerli, önemli kavramlar var. Okul ve okumak da benim için son derece önemli ve değerli olgular.

Pelin Batu
DA: 1999 yılında kariyerinin kırılma noktalarından biri olarak değerlendirdiğim, Ferzan Özpetek’in yönetmenliğini üstlendiği ve senaryosunu Gianni Romoli ile birlikte yazdığı, Fransa - Türkiye - İtalya ortak yapımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarına -deyim yerindeyse- farklı bir bakış atan Harem Suare isimli filmde rol aldın. Öyle sanıyorum ki Tarih eğitimi almış bir oyuncu için daha keyifli bir deneyim olamazdı. Hayat verdiğin karakterin ismi ise Çerkez Cariye Nevres... Bir tarihçi ve sinema oyuncusu olarak Harem Suare hakkında, aradan geçen 10 yılın ardından nasıl bir değerlendirme yapıyorsun?
PB:
Evet, dile getirdiğin gibi Tarih alanında eğitim almış biri için gerçekten farklı bir deneyimdi. Şunu söyleyebilirim; hala o setin havasını hatırlıyorum ve aradan 10 yıl geçmesine karşın öyle bir set görmedim. Hiçbir zaman batı hayranlığı olan ve ülkemizde yapılan işleri küçümseyen biri olmadım. Ancak ister istemez şu kıyaslamayı yapmadan da edemeyeceğim: Harem Suare’nin setine ilk adım attığım anda, o sette çalışan makyözünden kostümcüsüne, görüntü yönetmeninden asistanlara kadar herkesin işini çok iyi bildiğini ve ciddiye aldığını hissettim. O günden bugüne de bir daha böylesine organize ve komplike bir set görmedim. Konuyu Harem Suare’nin setinden ülkemizde yapılmış veya yapılmakta olan işlere bağlayacak olursak; ülkemizde yapılan işlerdeki dezorganizasyon (reklam sektörü gibi birkaç istisna dışında) özellikle sinema prodüksiyonlarında halen rahatsız edici boyutlarda. Düzgün işler de yapılmasına karşın, birçok yapımda gayri ciddi olarak isimlendirebileceğim bir yaklaşım söz konusu diyebilirim. Dolayısıyla da bu, ortaya çıkan işin kalitesini belirleyen bir faktör oluyor.

DA: Seni yerli bağımsız sinema örnekleri ve biraz önce konuştuğumuz Harem Suare gibi prodüksiyonların dışında 2001 yılında “Şellale”, bir yıl sonra “O Şimdi Asker” ve 2006 yılında “Pars: Kiraz Operasyonu” gibi -pek iz bırakmayan- gişe filmlerinde de gördük. Gişe filmleri ve ek olarak senin bu tip filmlerin kadrosunda yer almış olman ile ilgili neler söylemek istersin?
PB:
Bir oyuncunun, bağımsız ya da yarı amatör işlerde var olmasıyla gişe filmlerinin kadrosunda yer alması arasında bir denge kurması gerektiğini düşünüyorum. Ben ilk filmini çeken, bağımsız, bir fikri olan, deyim yerindeyse “heyecanlı” yönetmenlerle çalışmayı çok seviyorum. Ancak bu tip işlerde biliyorum ki filmin gişe şansı pek yok, hatta gösterime girmeme ihtimali bile var. Tüm bunlara ek olarak her şeyi bildiğini sanan, yeni mezun birtakım genç heyecanların, ortaya feci işler çıkardığına da birçok kez tanıklık ettim. İşin bir de bu yanı söz konusu... Ama dile getirdiğim gibi, inandığım genç ve isimsiz yönetmenlerle çalışmayı seviyorum. Öte yandan bir oyuncu açısından bakıldığında, zaman zaman popüler işlerin içerisinde bulunmanın gereklilik olduğu kanaatindeyim. Çünkü sinemayı insanların seyretmesi için yapıyoruz ve bağımsız filmler geniş kitleler tarafından seyredilmiyor. Kişisel olarak, popüler işlerin içinde yer almak için de birtakım kurallarım var. Çok kötü bulduğum bir senaryoyu, film ne kadar büyük bir prodüksiyon olursa olsun ya da ne kadar müthiş bir popülarite yakalayacağı öngörülürse görülsün yine de kabul etmem. Kısacası bu konuda da bir denge yakalanması gerektiği kanısındayım. Ama en azından farklı bir karaktere hayat vereceksem veya sevdiğim bir yönetmenle çalışacaksam bu tip popüler işlerin kadrosunda yer alabilirim. Ayrıca şunu da itiraf etmek gerekiyor ki zaten her yıl onlarca film teklifi gelmiyor. Birçok oyuncu uzun metraj çekemeden yılı bitiriyor. Dolayısıyla da gelen teklifler içerisinden seçim yapmak mecburiyetindesiniz. Ben de her yıl bir bağımsız ve beni mutlu edecek işin içinde varolup, bir tane de gişe filmi çekerek dengeyi sağlamaya çalışıyorum. (Pelin Batu’nun bu soruya verdiği cevabı oldukça samimi bulmuştum; röportajın deşifresini yaparken bu kanımın daha da pekiştiğini söylemeliyim. - Doruk)

DA: Ferzan Özpetek ve Fatih Akın gibi sinema eğitimlerini Avrupa’da almış ve bu sanatın o kıtadaki kültürüyle yoğrulmuş yönetmenlerin, Türk Sinemasının gelişimine ne gibi katkıları olduğunu düşünüyorsun? Bir oyuncu gözüyle bu konu hakkında neler söylemek istersin?
PB:
Ferzan Özpetek önemli bir yönetmen, keza Fatih Akın da öyle. Onları Türk Sinemasının temsilcileri olarak değil, dünya sinemasının önemli yönetmenleri olarak görüyorum. Ferzan Özpetek’le çalıştığım için şunu söyleyebilirim ki kusursuz bir yönetmen... Fatih Akın’ın ise o “arada kalmış” jenerasyonun en önemli temsilcilerinden biri olduğunu düşünüyorum. Çünkü ne tam olarak Alman Sinemasını, ne de Türk Sinemasını temsil etmiyor. Deyim yerindeyse Araf’ta duruyor ve iki dünyayı da çok iyi gözlemleyebiliyor. Ek olarak şunu da belirtmekte fayda görüyorum; ben sanatçıların milliyetsiz olduğunu düşünüyorum. Konu sanat olunca bu konudaki yaratıcıların, milliyetleriyle anılması bana pek hoş gelmiyor. Yanı sıra ülkemizdeki sinema anlayışının yukarı yönlü bir ivme kazanmasında, gelişmesinde ve -sayısı az da olsa- tatminkar işlerin ortaya çıkmasında, Ferzan Özpetek ve Fatih Akın gibi yönetmenlerin olumlu etkilerinden bahsetmek pek de yanlış olmaz diye düşünüyorum.

Pelin Batu
DA: Türk ve dünya edebiyatıyla yakından ilgili olduğunu biliyorum. Ayrıca sen de yazıyorsun ve bir şiir kitabın var. Edebiyat tutkun üzerine konuşalım istiyorum...
PB:
Evet, yazı yazmayı çok seviyorum. Çünkü yazarken kontrol sadece benim elimde. Sinemada oyuncunun inisiyatifi bir yere kadar. Sonuç olarak yönetmenin gördüğü hayalin, zihninde tasarladığı dünyanın bir parçasısın. Oyuncu olarak yönetmenin yarattığı dünyaya ne kadar entegre olursan ol, yine de o senin dünyan değil. Ama yazı yazarken oyuncu da benim, yönetmen de... Yarattığım karakterlerin, kullandığım kelimelerin hepsi bana ait. Beş yaşımdan bu yana günlük tutuyorum. O günlük ne işe yarıyor bilmiyorum ama sanki yazmadan yaşamıyormuşum gibi hissediyorum. Bir seyahate gittiğimde gittiğim yer ile ilgili küçük notlar almak, bir kitabı okuduktan sonra yine küçük notlar düşmek öyle büyük bir alışkanlık halini aldı ki benim için, sanki yazmayınca hiç o yerleri görmemişim, hiç o kitapları okumamışım duygusuna kapılıyorum. Adeta yazarak nefes alıyorum ve kendimi ifade edebiliyorum diyebilirim. Şiir de öyle... Bana “Sana dünyada en büyük hazzı veren şey nedir?” diye soracak olursan hiç düşünmeden “Bir şey yazıp bitirdikten sonra kalemi masaya koyduğum andır.” cevabını verebilirim. Kelimelerle oynamayı seviyorum, okumayı seviyorum ve okuduktan sonra odamın içinde başka dünyalara yolculuk yapmayı seviyorum. Çevremdeki arkadaşlarım bilirler; devamlı planlarım vardır. Örneğin Güney Amerika’ya gitmek ya da İrlanda’ya taşınmak gibi... Ancak bu planların yüzde doksanını yapmam. Çünkü odamda oturup o filmleri seyretmek, o romanları, hikayeleri, şiirleri okumak daha heyecan verici geliyor. Şiir konusunda ise şunları söyleyebilirim: Yazarken kendimi en rahat ifade edebildiğim, en çok zevk aldığım form şiir. Ama artık şiir çok arkaik bir form oldu. Yayınevleri şiir kitaplarını yayımlamayı tercih etmiyor; bu sadece ülkemizde değil, tüm dünyada böyle. Dünya çapında bir İngiliz şair arkadaşım son kitabını yayımlamak için yayınevinden ancak iki yıl sonrasına tarih alabildi. Bütün dünyada romana doğru bir kayış ve talep var. Benim ise Glass / Cam’dan sonra ikinci kitabım çıkacak, önümüzdeki ay bir aksilik olmazsa... Aslında daha önce çıkması gerekiyordu fakat detayların üzerinde oldukça zaman harcadığım için önümüzdeki ay piyasada olacak. Yanı sıra Cem Sultan’ın biyografisini yazmaya başladım. Ancak bu, klasik biyografilerden birtakım farklılıklar gösteren bir kitap olacak. Biraz karşılaştırmalı edebiyat formunda bir biyografi olacağını söylemek sanırım yanlış olmaz. (Sözünü ettiğimiz kitabıyla ilgili araştırma yaparken kaynakça olarak kullandığı, Milli Eğitim Bakanlığı onaylı, Cem Sultan’ın hayatını anlatan kitaptan bir paragraf okuyor ve bu kitaptaki, adeta yazarın kendine göre tarihi yorumladığı anlayıştan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor. Bu konuda kesinlikle hemfikirim Pelin Batu’yla... Saf ve yorumsuz tarih bilgisine ulaşabilmenin, günümüz dünyasında her geçen gün daha da zorlaştığı kanaatindeyim. - Doruk)

DA: Sinemadan ve edebiyattan oyunlar alemine uzanalım dilersen; oyunlarla aran nasıl?
PB:
Senede bir ya da iki tane oyun oynuyorum. Bunlar genellikle adventure oyunları oluyor. Bir yerden anahtar bulup, ardından karanlık bir geçitten geçip sonuca ulaşabileceğim çözümlemeli adventure oyunlarını seviyorum. Geçen yıl futbol oyunlarıyla bir hayli haşır neşir olmuştum. Çevremdekiler fena da oynamadığımı söylüyorlardı.

DA: Pro Evolution Soccer mı?
PB:
Oyunun ismini hatırlayamıyorum. Kardeşim ve arkadaşları devamlı oynuyorlardı; sabah beşlere kadar... Kocaman kocaman 5 - 10 adamın, saatlerce bu oyunun başında vakit geçirmesi dışarıdan gözlemlediğimde bana oldukça ilginç geliyordu. Neticede ben de denemeye karar verdim ve o kadar saat bilgisayarın başında vakit geçirmelerinin nedenini anladım... (gülüşmeler)

DA: Hafızanda yer etmiş olan başka oyunlar var mı?
PB:
Bu yıl Pirates of the Caribbean’ı oynadım ve hiç hoşlanmadım. Grafikleri başarılıydı fakat başka bir çekici yanı yoktu. Son derece keyifsiz bir oyundu. Bunun dışında bir dönem Tomb Raider’ı oynadım ve bitirdim. O oyunun kasvetli bir atmosferi vardır ve etkileyicidir gerçekten. Müziklerini de severim Tomb Raider’ın. Yanı sıra oynayana seyahat ettiğini hissettiren bir oyun olması, oyunun bir diğer özel yanı benim için. Ama en çok zevk aldığım oyun Sanitarium’dur. (Sanitarium’un yapım hikayesi 114. sayfada) Oldukça eski bir oyun. Müthiş bir atmosferi vardır o oyunun. Bir başyapıt olarak tanımlıyorum Sanitarium’u.

 
Sayfa 1 / 2





FRPNET

Türkiye'deki FRP tutkunlarını bir araya getiren, Türkiye'nin fantastik kurgu ve FRP sitesi FRPNET'e ulaşmak için tıklayın.

TÜRKİYE STARCRAFT II LİGİ

Türkiye StarCraft II LigiBlizzard Entertainment'ın şaheseri StarCraft II için ülkemizde oluşturulan Türkiye StarCraft II Ligi'nin internet sitesine ulaşmak için tıklayın.

SIMSTR

SimsTRTürkiye'deki The Sims hayranlarının bir araya geldiği ve serinin oyunları hakkında paylaşımda bulunduklarını siteye girmek için tıklayın.

TÜRK FANTAZYA BİRLİĞİ

Türk Fantazya BirliğiTürkiye'de Fantazya'nın tanıtılması için oluşturulmuş olan, LEVEL'ın da üyesi olduğu Türk Fantazya Birliği'nin sitesine girmek için tıklayın.

DOGAN BURDA SITELERI | Atlas | Auto Show | Blue Jean | Burda | Capital | CHIP Online | Ekonomist | Elele | Elle | Elle Decor | eMecmua | Ev Bahce | Evim
Formsante | Guncel Hukuk | Hafta Sonu | Hello | Hey Girl | Istanbul Life | Lezzet - Yemek Tarifleri | Maison Francaise | PCnet | Seninle | Tempo | Yacht Turkiye