(Köşe yazısı) Şahin Derya – Tüylü dostlar ve sorular

Tam 11 yıl oldu. Mahallede ilk kez hayvanlara yardım etmeye kalkışalı. Ne oldu 11 senede derseniz, 11 kat daha yorgun, üzgün, hep öyle şeylere şahit olmuşluktan bir bitiklik.

Kenar mahalle olduğu için görebildiğiniz rezilliklerin sınırı, kafir ilan edilmiş -biraz daha iddialı- mahallelerden katbekat daha çok. Görüntü ile işlev arasındaki uçurumun sahtekarlığı ise çok daha hüzün verici. Nedenlerini ve sonuçlarını biraz olsun irdeleyelim bence:

Artık cevap vermekten bıktığım sorular ise şöyle:
1-Sen ne iş yapıyorsun?
2-Kaç para kazanıyorsun?
3-Neden bunu yapıyorsun?
4-Başka işin yok mu?
5-İnsanlara yardım etsen daha eyi deel mi?
6-Kediler nankör değil mi?
7-İlginç -mesela başka bir ilde hatta başka bir ülkede olmuş- vahşet, ölüm, hastalık benzeri haberleri örnek vererek; sen ne diyorsun, bak sen besliyorsun böyle olmuş? En akıl tutulması yaratanı budur.

2008-2019 arasında bana iyi davranan, bir Allah razı olsun’u esirgemeyen, parayı zorla elime tutuşturup ”bizim için de yardım et” diyenlerin, ben düşsem yerden kaldıranların sayısını toplasanız 50 tane insan çıkmaz. Özellikle dua edenlerin hepsinin çok fakir, kağıt toplayıcılar, esrarkeş gençler veya çok yaşlılar olduğunu gözlemledim. Açlığı ve sokakta kalmışlığı, yalnızlığı ve yalnızlığa terk edilmişliği biraz olsun bilebilen insanlardı bunlar.

İlk dört soru, bu alt zekanın sizi kalıba sokmak, nasıl oluyor da böyle düştüğünü (ki onlara göre siz eğer hayvanlarla alakalıysanız hemen hemen hayvansınız ve sosyal basamakta en alttasınız) anlamak, kafasını rahat ettirmek çabasından kelli. Bir süre sonra artık sinirlerinize hakim olamayarak kızına damat bakar gibi sorular soran bu insanlara “Sana daha iyi bir iş bulsak da bu gariplerin lokmasına hasetle bakmasan?”, “iş mi vereceksin abi/abla?” gibi gittikçe kaba cevaplar verebiliyorsunuz. Sizi gariban teyze gibi algılayan bu tiplemeler ilk başta karşılık aldıklarında “N’oluyor lan!?” gibi bir şey oluyor. Verdikleri yanıta göre ilk üç sene bazılarına -fiziken saldırmaları sebebiyle- cevap vermek zorunda kaldım. Besleme yapan hanımlara bunu önermiyorum. Ne kadar fiziki güce aynı şekilde cevap vermek tatmin edici olsa da intikamını elbette ki o gariplerden alacaklar sonrasında. Bunu hiç unutmayınız. Sizi dövemeyen, elinden bir şey gelmeyen, onlara kaynar sular atacak, arabasını üzerine sürecek veya bilfiil öldürecek.

5.soru biraz daha zeka sahibi veya empatiden bir çay kaşığı almış çakal sorusudur, tuzaktır dikkat. Bu insanlara verilecek en kolay ve sinirinizi azaltacak cevap; “abi/abla bunu hiç gerçekten parası olan bir dükkan sahibine, zengine, ya da elinden gelebileceğini bildiğiniz birine sordunuz mu?” olmalı. Haliyle o an sizi bulduğuyla gevrek gevrek gülen bu geri zekalı, gerçekten yapılması gerekenin “halihazırda birine taş koymak, aptal olarak davranmak” yerine sizin söylediğiniz olduğunu anlarsa ne ala. Çok uğraşmaya değecek bir tipleme değil.

6.soru karşısında mal gibi bakmakla yükümlüsünüz. Şimdi bunu soran ne böyle bir eyleme kalkışmış, ne sohbet etmeye çalışıyor, ne de amacı belli. Nankörlük kavramının ne olduğunu size sorgulatırken daha cevap vermeden uzaklaşacaktır zaten. Hani kediye borç vermiş de alamamış mı, yoksa sofrasında çocuklarına yedireceği o eti kedi mi köpek mi almış kaçmış bilen yoktur. Çağlar boyu insanla yaşamış, onların vicdanlarını temizleyerek aynen onlar gibi insanların sokağa attıkları bu garipleri beslerken size bu zeka dolu sözleri söyleyen ama gözleri görmeyenlerin böceklerini, akreplerini, farelerini yakalamış, kapısını, malını, çoluğunu çocuğunu, kendisini hayatıyla korumuş bu küçük kahramanları empati, sevgi, şükür duygularından yoksun varlıklara açıklamanız imkansızdır.

Önemli olan düşmeden düşmüşe el uzatmaktır, damını ve sıcağını paylaşmaktır, budur insan denilen üstün cana yakışan. Hayvan kadar kalbi atmayanlardan olmak değil. Bir camın arkasında yiyeceklerle şen şakrak sohbet ederken bir lokmaya uzanamayanlardan esirgememektir en kutsanmış olmak. Size görünen o garibin belki de sınavınız olduğunu kabullenmek ve gereğini yapmaktır çoğu zaman. Allah’ın gözleri ve kulakları siz olmuşsunuzdur o yardımı etmek ve şifa vermek için belki de. Sınavınızdan kalmayınız efendiler, size büyüklük yakışır, size paylaşmak yakışır. Sizlerin gücünüz yerdekini kaldırmak içindir, yere çalmak için değil.

“Karşılığında ne alırız?” derseniz, bunu düşünmek zaten günahı işlemektir. Karşılığında hiç beklemediğiniz şeyler gösterecektir size Allah’ın küçük, sevimli kulları. Bunlardan bazılarını aynen yaşadığım için yazmak isterim 11 senede:

-Sizi yavrularına götürecektir, biraz da onlara ver, ne olur demek için.
-Yavrusu ağzında gömmeye götürürken bir damla su isteyecektir gözleri yaşlı.
-Biraz onunla oynadınız diye sizi tek başına 5 köpeğe karşı koruyacaktır, ne olur ne olmaz diye boyuna bakmadan.
-Kurt köpeğini kovalayacaktır yavrularını korumak için, yaralarından zor yürüse bile.
-Annem! Diyecektir kulaklarınıza inanamasanız bile. Sadece siz onları öyle sevdiniz diye.
-Bazen gözünüzde yaş olur. Görünce artık dayanamayıp, gelip onu yalayacaktır yanaklarınızdan.
-Kendi açlığını unutup önce size sevgi gösterdiklerini göreceksiniz.
-Gördüklerinde sizi hayatınızdaki kimselerden çok ötede canlarının tümüyle sevindiklerine şahit olacaksınız.

Böylesine bir zarafet, bir güzellik, o güzel gözler, o endamlı yürüyüşler, her bir mimiğinde, kuyruğunun duruşunda bile mana yüklü bu güzellikler sizi görebildikleriniz ötesinde bir mimarın, tasarlayanın, güzelliğin ne olduğunu bilenin bu canlara hayat verdiğini gösterecektir irfan ve izan almayı biliyorsanız.

Aza kanaat etmeyi, sessiz bekleyişi, çaresizliği de göreceksiniz hiç bir yerde görmediniz gibi. Kendi lokmasını bebeğiyle, başka hayvanla (gerektiğinde karga ile), fare ile paylaştığını göreceksiniz mucizenin.
Kuşların bile nasiplendiklerinde sizi tanıdıklarını, üzerinize eğer bu acımasız dünyada olmasak konardık dercesine yaklaştıklarını göreceksiniz. Saksağanlar, serçeler size neler söyleyecek. Görmeyi, duymayı bilenlerinize.

Boşuna değildir bunca insanın çabası, öldürmek en büyük günah ise bil ki en iyisi de yaşatmaktır. Eski dinleri hakir görmek gibidir kendiyle övünmek. Çocuğunu, korkusunu, ümidini Zeus’a adayan da senden farklı değildi kardeşim. O da ümidi bilirdi, o da akıllıydı, o da çağının açlığını çekiyordu ki açlık el-muzafferdir, bir de ölüm.

Sanma ki etiketinle insansın, insanın kalbini taşımadıkça değilsin inan bana. Bırak seni iyileştirsin merhametin, sevabın. Bırak kendi yargılarını, feyz almaksa hayat yani başında duruyor, çok uzağında değil. Sınavın cevabını artık gör, arama kararmış fenerinle. İnsanlara giden, onların kalbine girecek anahtarı da onlar verecektir sana, bir kibar dil, bir gıdım merhamet için yoluna ışıkları serecektir o küçümsediğin ve bir saniyede anladığını sandıkların.

Hor görme bizleri de, onlar için çabalayanların çoğu kendinden çok şey verir. Yorma, üzme bizleri. Biliyoruz ki size onlardan bir zarar gelmeyecek, zaten orada olmazdık yoksa. Şehre inen domuzları mahallece avlayıp sonra zafer pozu verenlerle, onlara ekmek verip yolcu eden başka insanların farkıdır bu. Sizce hangisidir Yaradan’ın gözünde bir kaşık suyu, sevabı olan bu ikisinden? Akıl ile gönül birlikte çalışmalı canım kardeşim, inan çocuğunu sevdiğin gibi sevsen yaradılanı, böyle olmazdı buranın hali. Sabır dilerim, merhamet, ve akıl sağlığı.

Açlığa ve acımasızlığa, soğuğa yendirmeyin kimseyi. Muzaffer olması için daha çok çabalasın ölüm ve soğuk, ki soğuk ısırır insanı da hayvanı da aynen. Titremezsin, etinden et koparır o soğuk yavaş yavaş. Kıymetini de belki daha bir başka anlarsın evinin, ocağının ve ailenin. Olmayana yardım et ya Rab, kapalı gözleri aç, solukları güzel şeyler söylesin, gözleri kendilerini ve komşularını hayır işlerken görsün, kimseyi geri çevirmeden gücü yettikçe. Akıl ve dayanma gücümü koru ya Rabbi. Çünkü çok az kaldı artık. 11 sene geldi geçti, ama deldi geçti ciğerimi. Gözlerim görmeyeydi desem günah, katlandıklarım ve söyleyemediklerim sırtımda birer taş. Yorgunum ama çok.

Ama inan bizim de bildiğimiz ve söyleyemediğimiz kelimelerin anlatmaya kifayetinin yetmediği bir şey var.

En şaşırdığım olaylar, birkaç tanesi ağzımı açık bırakan ve utançtan çıldırma noktasına geldiklerimdir.

-80 yaşlarında bir teyzenin bastonu ile kenarda duran sütü devirip yoluna devam edişi.
-Kedilerin ve köpeklerin mamalarını benim koyduğum yerlerden çalarak yedi yıldır hırsızlıkla başka hayvanları besleyen 70 yaşlarındaki ruh hastası abi.
-Bilerek bir adet yavru ve iki adet başka kediyi, sadece işe geldiği gün gören bir yaşlı abimizin hepsini tek tek özenle götürüp Beylikdüzüne arabasıyla taşıyıp atması.
-Lokantanın önünde iki gün arka arkaya uyuma hatasını yapan küçük kedinin sebze haline çantanın içine atılması. (mesafe 20km’den çok)
-Kaynar suyu kettleda hazırlayıp “pist!” sesini dahi çıkarmaya üşenmesine rağmen koşarak hayvanları haşlayan teyze.
-Mahallemizin alo’cu, sürekli belediyeyi arayıp hali hazırda bakılan hayvanları sürekli ormana attıran tatlı teyzesi. Sizin böyle bir gücünüz var evet, alo deyince belediye ormanlara atıyor o garipleri. Kış günü oraya kamera koyarsanız bedava hayvanlı korku filmi çekebilirsiniz. Bizler mi? Bizim böyle bir gücümüz yok. Alo, gelin biraz doyurun, yardımımıza yetişin diyemiyoruz.

Görünmeyen tüyleri, duyulmayan sesleri duyan, koku gurmesi yalancıların korosu. Sonsuz katılımcı bu insan güruhu asla rahat durmaz. Sizden iyi bilir neler olacağını, nasıl rahatsız olacağının size ansiklopedisini yazıp takdim edebilir. Siz eşek olduğunuz için görememekte, duyamamakta ve koklayamamaktasınız. İki gün sonra ne olacağını da tabii ki onun kadar bilmiyorsunuz. İddia ettikleri zekanın toplamı Dünya’nın en büyük süperbilgisayarına denktir.

Aslında negatif anlamda ilk rezillik yüzyılın başlarında yaşayan bir sadrazam abimizle başlıyor.

Yabancı gezginlerin hatıratlarını okuduğumda çok ilgimi çekmişti oysa ki, ister Pierre Loti, ister İngiliz Albay, ister bilmem kimin Anadolu gezisi olsun. Hep hayran kaldıkları özelliğimiz “Türkler bizim yapamadığımızı yapmışlar ve hayvanlarla birlikte yaşıyorlar çocukları gibi.” idi. Bu abimiz ise İstanbul’da ilk kez bütün köpekleri toplayıp Hayırsızada’ya atıyor isminden anlayabileceğiniz gibi. Gece denizden yankılanan acı ulumalar halkın gizli gizli oraya yiyecek götürmesine sebep oluyor.

Osmanlı’da Mancacı denen, Arnavut ciğeri satılan camdan kaplara benzeyen ve sırtında odun çubuğunda iki tanesi ile gezen bir esnaf var. Siz mancacı çağırıyorsunuz ve biraz para verip sokak hayvanlarını sevabına doyurmasını rica ediyorsunuz. O da yapıyor. Böyle bir şeyin ne örneğini gördüm, ne duydum, ne şahit oldum. Hepsinin mekanı cennet olsun. İnce akılları ve merhametleri örnek olsun Dünya’ya. Öteki türlüsünün de dersini bize çağ öncesinden verdikleri için. Mezarına su kabı, sarayına kuş sarayı, camiine ve türbesine kuşlara ev yapanlar; sizlersiniz hala güzel insanlar. Rakam olarak yıl çok artmış, lakin yetişmek ne mümkün sizlere. Biz de ilaçlar, aşılar, neler neler var, ama korkumuzun, akıl yoksunluğumuzun, ve en önemlisi merhamet ve sevgi yoksunluğumuzun eserleriyiz. Affedin.

Bize derler Türk, atlarının kişnemesini duyan olmaz, öylesine candan sever atını. Gören hayran olur ikisini. Aman dileyene kılıç çalmayan, ah edene tokat vurmayanlardık biz…

Ne yazık.

Henüz yorum yok.

Yorum Yapın

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

LEVELONLINE

Burası Türkiye'nin en çok satan oyun dergisi LEVEL'ın web sitesi... Site, dergiden bağımsız bir yapıya sahip. Yani site içeriği ayrı, dergi içeriği ayrı...

Her gün onlarca; haber, özel haber, inceleme ve makale yazıyoruz. Her gün güncelleniyoruz. Birçok son dakika haberi de cabası... Tüm bunları Türkiye'nin en tecrübeli oyun editörleri yapıyor.

TWITTER

Arkadaşlar LEVEL Dergisi size yakın bayilerde tükendiyse N11 üzerinden de sipariş verebiliyorsunuz, üstelik kargo b… https://t.co/RecNVVfKS1
RT @RemedyTurkey: Bestseller Turkish game magazine Level, talking about first impressions of Control too. Take a look :) https://t.co/A34NE…

Flickr