Bir Oyuncunun Hatıra Defteri – Diablo II

Yaptığı oyunu insana zehir gibi damla damla aşılayan bir firmadır Blizzard. Bir başlarsanız, bir daha bırakmanız için ondan kendinizi çekip kurtarmanız gerekebilir. İşin ilginç yanı, üzerinden zaman geçtikçe öyle bir etkisine alır ki sizi, bırakmak istemezsiniz, damarlarınızda bıraktığı o hazzı terketmek istemezsiniz. Blizzard başlıklarının en popülerlerinden biri olan Diablo’yla aramdaki münasebeti ancak bu şekilde açıklayabilirim size. O bir zehirdi benim damarlarımda. Hayatıma tesadüfen giren, beni PlayStation’ımdan uzaklaştıran, dandik bir PC’nin başında beni benden alan bir zehirdi. Aynı dandik bilgisayarın kaldırmayacağını bile bile ikinci oyunu, yani o hepimizin tanıdığı, bildiği, oynadığı, en azından namını duyduğu o efsanevi destanı, Diablo II’yi bana kurduran şey de aynı zehirdi, eminim.

Aynen… Diablo II’yi öyle bir bilgisayara kurdum ki beni o halde görseniz ağlardınız. Sistemi şu an hatırlamıyorum ama 1.5 GB HDD hafızası ve yanlış hatırlamıyorsam 16 MB ekran kartı olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Böyle bir sistemin nasıl bir CPU’ya sahip olduğunu siz düşünün… Piyasaya Windows 98 hakim o zamanlarda ve bendeki makineye bak… Gerçi o zamanlar kendime ait bir bilgisayarım olsun diye hiç heves etmemiştim. O külüstür de bir arkadaşımın annesinin işyerindeki bilgisayarını yenilemesi sonucu bizim eve adımını atmıştı. İlk Diablo sorunsuz çalışıyordu. Hatta Civilization 2’yi de rahat rahat oynadığımızı hatırlıyorum o bilgisayarda. Ama sen kim, Diablo 2 kim arkadaşım, neyine senin Diablo 2!?

Diablo-II-PC

“Çalışır mı, çalışmaz mı?” iddialarının bir sonucu olarak girişildi bu ağır projeye. O 3 CD’lik güzellik odaya adımını attı ve ilk CD yerleşti CD-ROM’a. Kurulum başlayınca bir heyecan başladı. Kuruluma izin verdiğine göre bir şekilde oyun da çalışacaktı. Sordu bana “Minimum mu kurayım, yoksa sinematikler de olsun mu mönüde?” diye… Kuş kadar hafızanın alayını temizledim sinematikler de olsun diye, hevese bak… Biraz daha zorlasam, PC canlanıp Diablo’ya dönüşecek, o derece… Kurulum tamamlandı, masaüstü kısayolu çıktı görücüye. Bir yandan korkarak, bir yandan da heyecendan eller titreyerek o ilk çift tık geldi. “Aha? Çalıştı mı lan?” diyen seslerin arasından Blizzard North amblemi göründü ekranda. Ortamda bir sessizlik, heyecan dorukta…. O muhteşem açılış sinematiği izlendi, ağızların suyu aktı ve sonunda karakter seçme ekranıyla karşı karşıyaydık. Evet, Diablo 2 kanlı canlı karşımızda duruyordu.

Kanlı canlı diyorum ama aldanmayın, resmen can çekişiyordu oyun çalışırken. Akıcılık namına hiçbir şey yoktu. Herşey ıkına sıkıla ilerliyordu. Ama bir kere çalışmıştı, o zehir bir kere kana karışmıştı, artık yapacak bir şey kalmamıştı. Hatta bana bu zehiri veren, o CD’leri bana getiren arkadaşımın evden çıkarken “Haydi geçmiş olsun!” diye sırıttığını da hatırlıyorum. O haliyle öyle bir oynadım ki ben Diablo 2’yi, öyle bir oynadım ki… Çoğu zaman o kasılmalar sebebiyle ölüyordum ama yılmıyordum, cesedime koşturup kaldığım yerden hiçbir şey olmamış gibi devam ediyordum. Ortama bir – iki yaratıktan fazlası girdiği zaman oyunun kasılmaktan kapanmasına ramak kalıyordu resmen. Ama o Barbarian’ın keyfi herşeyin üstesinden geliyordu. O haliyle, o oyun bitti… Diablo’yla o halde karşılaştım ve indirdim. Yetmedi, Baal var daha dediler, onu da indirdim. Tadı damağımda kaldı, bir üst zorluk seviyesinden tekrar başladım.

Diablo-II-Lord-of-Destruction-PC

Hayat bazen insana çok istediği bir şeyi verir ya… Ama onun öncesinde de iyice bir süründürür? Bana bu tecrübeyi yaşatan da Diablo 2 oldu sanırım, şimdi düşününce… Maddi durumum, hayatıma birkaç lüks katacak dereceye geldiğinde ilk işim, kendime bir PC toplamak oldu. O bilgisayara kurduğumilk oyun da Diablo 2 oldu tabii. Ve gördüklerime resmen inanamamıştım. Herşey o kadar akıcı, o kadar keyifli, o kadar sürükleyiciydi ki… Yaşadığım hazzı, aldığım tadı bir tek ben bilirim.

Diablo 2’nin geri kalanını o bilgisayarda yedim, yuttum. Barbarian’dan sonra Sorceress geldi. Akabinde bir Druid macerası başladı. Derken bir Assassin, bir Amazon, kısa bir Paladin turu ve en sonunda da zorluğu yüzünden en sona bıraktığım Necromancer… Şimdi düşünüyorum da, Diablo 3’ü de ayıla bayıla oynadım ama yok be Blizzard… Söylemeyeyim diyorum ama Diablo 2’nin tadını unutmuşsun üçüncü oyunu yaparken. Hatta insan keşke ikinci oyunu olduğu gibi yeni grafiklerle tekrar piyasaya sürselermiş demekten kendini alamıyor. Öyle olacağına böyle olsaymış daha iyiymiş. Ne bileyim, Diablo 2’yi özlüyorum, tüm bu saçmalığın sebebi bu, başka sebebi yok.

Ertekin Bayındır

En baba co-op oyunlar!

Bir oyunu yanınızdakiyle birlikte oynamanın keyfi ayrıdır ama o keyif artık çok gerilerde kaldı. Şimdiki zaman, bu keyfi online altyapıya taşıdı ve eskisi kadar keyif vermese de co-op zevkini kaybetmedik neyse ki. Şahsen, işin içerisine online oyunlar, daha doğrusu birisiyle beraber takılacağım oyunlar girdiğinde rakip olmaktansa beraber olmayı tercih ederim. Hatta bu yapıyı o kadar çok severim ki iyisiyle kötüsüyle bir ordu co-op oyun geçmiştir elimin altından. Bu yüzden de dikkatime takılan, bana normalden daha fazla keyif veren co-op başlıklarını sizler için bir araya getirmeye çalıştım. Aklımda şu an için bir sayı yok zira olayı akışına bırakmak istiyorum. Belli bir sıralamam da olmayacak – şu iyi, bu şundan daha iyi gibi- ve bakalım rastgele modunda attığım oltama neler takılacak.

RESIDENT EVIL 5

resident-evil-5_00447396
Sanıyorum ki LEVEL yazarı olarak ilk zamanlarımdı ve Resident Evil 5 piyasaya yeni çıkmıştı. Kendisini zaten hevesle bekliyordum ama daha da iyisi, oyunu inceleme şansı tanınmıştı bana ki yanlış hatırlamıyorsam verdiğim puan da epey yüksekti. Resident Evil 5, belki de en çok co-op tarafıyla vurmuştur serinin hayranlarını. Hikayenin tamamını co-op olarak oynayabiliyorsunuz. Gerçi karakter seçmek gibi bir lüksünüz yok ama hali hazırda olan Chris Redfield ve Sheva Alomar, böyle bir gereksinimi ortadan kaldırabilecek kadar ağır karakterler. Oyunun hikayesinden bahsetmeyeceğim; çünkü yeri değil ama zaten az çok tahmin edebilirsiniz işte… Zombiler, virüs, klasik Resident Evil klişeleri vs. Az önce sıralama yapmayacağım dedim ama sanırım şimdiye kadar oynadığım en iyi co-op serüveni, Resident Evil 5’e ait. Kuzenle birlikte oyunun her bölümünü, her zorluk seviyesinde üşenmeden bitirmiştik. (Yok, bir dakika… Sanırım şu dev troll’ün geldiği bölümü son zorluk seviyesinde bitirememiştik, şimdi hatırladım.) Eğer klasik bir co-op zevki tatmak isterseniz, bence Resident Evil 5 mükemmel bir tercih olacaktır sizin için.

BORDERLANDS I-II

borderlands-header-large

Hem tek başına, hem de co-op olarak tanıdığım en iyi oyunlardandır Borderlands. İlk ve ikinci oyun arasında ayrım da yapamam üstelik; çünkü her ikisini de ayrı bir severim. Koskoca bir post-apokaliptik dünya, tamamlanmayı bekleyen yüzlerce görev, geneli çöp olsa da envai çeşit silah, basit bir yapıda dizayn edilmiş RPG ögeleri, seçilebilir ve birbirinden farklı özelliklere sahip 4 karakter ve şu an aklıma gelmeyen yığınla detaya sahip bir seridir Borderlands. Oyun 4 kişilik co-op altyapısına sahip ama tabii isterseniz bütün hikayeyi tek başınıza da oynayabiliyorsunuz. Ama yine de olayı en azından yanınızdaki bir kişiyle birlikte yaşamak ayrı bir keyif. Her iki oyunda da favorim sniper karakterleri olmuştur ama bu sınıfın yanında klasik bir asker, ağır silahlar kullanabilen bir yarma veya büyü güçleri olan bir diğer karakteri de seçme şannsınız var. Yanınızda sizi yalnız bırakmayacak sadık bir dostunuz varsa ve uzun soluklu bir maceraya atılmak isterseniz, Borderlands serisi ve hatta DLC’leri sizi co-op oyunlardan bıktıracak kadar tatmin edecektir.

LEFT 4 DEAD I-II

left-4-dead-2_00443234

Left 4 Dead’in ortalığı kasıp kavurduğu yıllarda PC oyunlarıyla aram pek iyi değildi zira konsollarla, daha doğrusu o zamanın devi PS2 ile haşır neşirdim. Hatta yuhalanmayı göze alarak söylemekte zarar görmüyorum, daha geçtiğimiz ay tanıştım ben L4D çılgınlığıyla. Bunun oluşum aşaması da işyerimden birkaç gamer’la kafa kafaya gelip bir co-op korku oyunu oynamaya niyetlenişimiz, Dying Light’ı fiyatından dolayı kallavi bir Steam indirimine erteleyişimiz ve kafadan L4D2’ye dalışımızdır. O kadar eğlendim ki L4D dünyasında. Bazen işi gücü bırakıp saatlerce, hatta sabahlara kadar oynadık ki hala fırsat buldukça oynuyoruz. Co-op oyunların gücünü fark eden Valve, harika bir altyapı tasarımıyla oyun tarihine damga vuracak kadar kaliteli bir yapıma imza atmış resmen. Sırf bu sebepten dolayı, Half Life 3’ü bekleyen o kadersiz tayfanın bir beklentisi de Left 4 Dead 3 olsa gerek. Korku konsepti taşıyan co-op oyunlar arasında en üst sıralara rahatlıkla oturtulabilecek bu güzide yapım, hala büyük bir kitle tarafından zevkle oynanıyor. Tavsiye ederim… Ama yanınıza üç kafadar daha bulmanız lazım ki bir kişi bile eksik olsa, pek bir tat alamazsınız koskoca oyundan.

DEAD NATION

Dead Nation

Böyle büyük oyunlar arasında olmayı hak eder mi bilemedim ama Dead Nation da gayet kaliteli bir co-op yapımı. Aslında şimdi fark ettim de piyasadaki co-op oyunların büyük bir çoğunluğu korku konsepti taşıyor. Ya da ben sadece korku temalı co-op oyunlardan hoşlanıyorum, neyse… Dead Nation, yine bir virüs salgını sonucu insanların zombiye dönüştüğü bir kıyamet senaryosunu konu alıyor. Oyun, o tanıdığımız ve sevdiğimiz izometrik kamera açısına sahip. Hali hazıda iki karakterimiz var ve bir de yüzeysel bir RPG alt yapımız var, yani sadece silahlarımızı geliştirebildiğimiz bir yapı bu. Olayın ilginç tarafı, öldürdüğünüz zombi sayısı, bulunduğunuz memleketteki insanların sayılarıyla birlikte bir genel toplam oluşturuyor ve bu şekilde dünya sıralamasına giriyorsunuz. Gerçi o zaman dikkat etmiştim de ilk iki sıra, sürekli Japonya ve Amerika tarafından el değiştiriyordu ama Türkiye’nin sıralaması da hiç fena değildi. Dead Nation, PlayStation kulvarına ait bir yapım ne yazık ki ama eğer bir PS3 veya PS4 sahibiyseniz, yanınıza bir arkadaşınızı bulup aksiyondan aksiyona koşabilirsiniz. Yavaş yavaş zorluk seviyesini yükseltmeyi de unutmayın, olayın keyfi orada çünkü…

LITTLE BIG PLANET I-II-III

LittleBigPlanet-Vita-2

Bu kadar kasvet yeter, biraz da renkli diyarlarda gezinelim. PlayStation tarafında olan ve Little Big Planet’ı bilmeyen yoktur, sanmıyorum. Yediden yetmişe, her kesime hitap eden, eğlencede sınır tanımayan bir oyun LBP serisi. Her yeni oyununda kendine yenilik katan, basit ve sade bir platform oyunu gibi görünen ama görünenden fazlasını taşıyan bir seri ayrıca. Şahsen çok gördüm “Bu ne ya, çocuk oyunu mu oynayacağız!” diye artistlik yapan ve gamepad’i elinden bırakamayanları. Bir platform oyunu olarak dört kişiye kadar co-op yapısını destekliyor LBP. Ve oyunu dört kişi bir arada oynamak kadar eğlenceli başka bir şey olamaz. Bazı bulmacaları sadece belirli bir kişi sayısıyla çözebiliyorsunuz ve oyunun geneline hakim bir konu bu. İşin içinde birbirinizi tokatlayabilmek bile var! Tabii ki birçok şeyi tek başınıza da yapabiliyorsunuz ama asıl eğlence, co-op tarafında yatıyor. Hoş, bu derece sevimli bir oyuna “co-op” demek biraz ağır bir görüntü oluşturuyor ama neyse… Little Big Planet serisi, görüp görebileceğiniz en eğlenceli platform oyunlarından oluşuyor ve her biri de kesinlikle tadına bakılası birer şaheser. Deneyin, memnun kalacaksınız.

Dip not: Burada olmayı kesinlikle hak eden bir oyun daha var: Dying Light. Zaten bahsi de geçti az önce ki kendisini bir türlü Steam indiriminde yakalayıp kolleksiyonuma ekleyemedim ama illa ki olacak bu. Oynamadığım bir oyunu da buraya koymak gelmedi içimden. Bu arada, sizin favori co-op başlıklarınızı da merak ettim. Sizde neler var?

Ertekin Bayındır

Bir Oyuncunun Hatıra Defteri: Broken Sword

Adventure oyunlarına ilgimin azaldığı doğrudur. Bunda yeni Adventure oyunlarının dandikten hallice olmalarının (Sözü meclisten dışarıda tutacak oyunlar da yok değil, yanlış olmasın.) da büyük payı var tabii ki. Ama eskilere baktığımda hala hatırladığım çok değerli oyunlar var bu kapsamda. İlk göz ağrılarım Grim Fandango ve Monkey Island olsa da Broken Sword’un yeri apayrı bende. Broken Sword’un da ilk iki oyunu, yani The Shadow of the Templars ve Smoking Mirror’dur zamanında beni benden alan. Seriye sonradan eklenenleri de oynadım ama kusura bakmasınlar, bu ikisinin yanına bile yaklaşamaz onlar benim gözümde.

Broken Sword’la tanışmam, yine üniversite yıllarımın ilk zamanlarına, doğal olarak o ilk öğrenim kredimle satın aldığım Playstation zamanlarına denk gelir. O zaman oynanması gereken çok oyun vardı ama nereden araya sıkıştıysa, Broken Sword’u oynarken bulmuştum kendimi. Bildiğiniz gibi bir Point&Click Adventure oyunu Broken Sword ve böyle bir oyunla PC kulvarında tanışmanız daha olasıdır ama ben ve PC arasında o dönemler uzak mesafeler olduğu için oyunu Playstation’da oynamam kaderimde varmış diyebiliyorum artık.

brokensword_thumb-1418705805479_1280w

George Stobbart… Hayatımda en çok iz bırakan karakterlerden biridir ki tahmin edersiniz, Broken Sword serisinin ana karakteridir kendisi. Zeki, meraklı, kurnaz, komik, az biraz saf ve bir o kadar da yürekli… İlk oyunda tanıştığı ve akabinde kalbini çaldığı Nicole “Nico” Collard da ayrı bir hayran olduğum karakterdir. Onun o Fransız aksanıyla konuştuğu İngilizce yok mu… Şu anda Fransızcaya ve Fransız kadınlarına ayrı bir ilgim olmasının sebebini eşeleyecek olsalar, yüksek ihtimalle bu kadın çıkar bilinç altımdan. Bu iki kafadarın maceralarını konu alır ilk iki oyun. Tesadüfler onları bir araya getirmiştir ve öyle oldu böyle bitti derken, kendilerini gizemli ölümcül hikayelerin içinde bulurlar.

Broken Sword, karakterlerinden ziyade diyalog kalitesiyle de Adventure kulvarında ön sıralara çıkıyor bence. Özellikle ilk iki oyunun diyalogları o kadar güzel yazılmıştır ki geneli diyalog üzerine kurulu olmalarına rağmen bir an olsun sıkıldığımı hatırlamam. Çözmeniz gereken bulmacaların zorluğu ve mantık çerçevesi de bir o kadar tatlıydı. Şöyle bir gerçek de var, o zamanlar internet imkanını öyle her yerde bulamadığınız için karşınıza çıkan her bulmacayı bizzat bitirmek zorundaydınız, tabii o oyunu daha önce bitirmiş olan spoiler meraklısı bir arkadaşınız yoksa… Bu yüzden bir noktada öyle bir takılırsınız ki o an o bulmacayı çözemeyip oyunu kapatırsınız ama bir sonraki sefere kadar aklınızın bir ucunda sürekli o bulmaca takılı kalır: “Nerede neyi kaçırıyorum acaba?”

Noo0BfD

Yeri gelmişken, ikinci oyunda başıma gelen bir kabusu anlatayım size. Çok net hatırlayamıyorum ama sahne, bir film setiydi galiba. George yine bir ipucunun peşinde ve her zamanki gibi o ipucunu bulmak hiç kolay değil. İpucunun ne olduğunu da pek hatırlayamadım ama yapmam gerekenleri çok iyi hatırlıyorum ki kabus da burada başlıyor zaten. Şimdi… Almam gereken bir zımbırtı var ve o zımbırtının başında da bir kadın duruyor. O zımbırtı tabii ki o kadına ait ve almama izin vermiyor. Tecrübelerim bana o kadını ordan bir şekilde uzaklaştırmam gerektiğini söylüyor ama en büyük sorun da bu: O kadın oradan nasıl uzaklaştırılır?

Kadınla aramda kısa bir konuşma geçiyor ve anlıyorum ki kendisi bol şuruplu keklere bayılıyor. Öyle bir kek bulmam zor olmuyor ve bulup getiriyorum. Ama yok, ağzına yüzüne bulaştıra bulaştıra yiyor keki ama yerinden kıpırdamıyor lanet kadın. Etrafı biraz kurcaladığım zaman hemen yakınımda bir çalı yığınını fark ediyorum. İncelediğim zaman çalının içinden vızıldama seslerinin geldiğini söylüyor George. Olay basit,o arıları bir şekilde rahatsız et, kadının da ağzı yüzü şurup olmuşken saldırıp kovalasınlar kokonayı. Cebimden bir taş parçası çıkarıp atıyorum çalıya, tık yok… Çalıya atacak başka bir şey de yok… Kalakalıyorum öyle, günlerce, haftalarca… Didiklemediğim yer, konuşmadığım insan kalmıyor. Saçma sapan şeyler deniyorum olur olmadık yerlerde. Ama yok… YOK!

ss-011

Her gün en az bir defa deneyip geçemedikten sonra, bizim bölümün bir bilgisayar salonu olduğu aklıma geliyor. İnternet hayatıma çok yeni girmiş ve aklımın ucundan bile geçmiyor belki birilerinin Broken Sword’un tam çözümünü yazmış olabileceği. Kısa bir Google taraması ve tam çözüm karşımda. Ama o da ne! Adam benim haftalardır yaptığım şeyin aynısını anlatıyor: “Çalıya taşı atın, arılar kadını kovalayacaktır.” Nasıl ya!? O arıların bana garezi mi var kardeşim!? Kendimi atmadığım kaldı o çalılara bir tek! “Acaba olabilir mi?” diyerekten oyunu en başından tekrar oynuyorum ve o bölüme geliyorum tekrar. Kadına keki veriyorum, çalıya taşı atıyorum, arılar çıkıyor ve kadını kovalıyor… Evet, yine oyunun orası bozulmuş ve beni haftalarca süründürmüş. Ettiğim küfürün haddini hesabını siz düşünün artık.

İlk iki Broken Sword’u nereden bulursunuz bilemiyorum ama bulabilirseniz ve çalıştırabilirseniz mutlaka oynayın. Aslında, her iki oyunun da birer Remastered versiyonu yapıldı diye biliyorum. En azından bunları bulup oynayabilirsiniz. Eski oyuncuların neden “Adventure” diye kendilerini yırttıklarını daha iyi anlayabilirsiniz böylece. Görüşmek üzere…

Ertekin Bayındır

Oyun Dünyasına Damga Vuranlar – 3. Bölüm

Yavaş yavaş kadro ciddileşmeye başladı ama hala sona erecek gibi değil. Bir çırpıda -sizden gelen tavsiyelerin de katkısıyla- bir beşli grup yaratmak zor olmuyor. Hazır yeri gelmişken, seride görmek istediklerinizi yorum olarak yazın lütfen. Bana da yardımcı olmuş olursunuz böylece.

Çok iddialı isimler var yine bu sefer. O kadar iddialılar ki her biri hakkında bilip bilmeden yanlış bir şey söylemeyeyim diye sağlam bir araştırma yaptım. Hikayeleri çok derin olduğu için destan yazmışlar resmen her birinin geçmişine. Eh, size de okumak kalıyor bu durumda. Artık yavaş yavaş perdeyi aralayalım ve konuklarımızı birer birer sahneye alalım. Karşınızda, oyun dünyasına damgasını vurmuş 5 isim daha! Keyifli okumalar…

CHRIS REDFIELD
“They didn’t move like any zombies I’ve ever seen.”

chris_redfield_by_jhonyhebert-d65i39a

Resident Evil karakterlerinin her birini ayrı severim ama Chris Redfield, serinin en başarılı oyunlarında yer aldı, Resident Evil 2 hariç… Orda da zaten kız kardeşi vardı ama o oyunda sadece adı geçti Chris’in. Kimdir bu abimiz, ona bakalım şimdi… Chris Redfield, hikayesinin en güncel haliyle, bizzat kurucu üyesi olduğu BSAA’nın (Bioterrorism Security Assessment Alliance) Özel Operasyonlar Ünitesi’nin kaptanı olarak karşımıza çıkıyor. Az önce de bahsi geçtiği gibi, Resident Evil 2’de tanıştığımız Claire Redfield’ın da büyük biraderi kendisi. Daha 17’lerinde USAF’a (United States Air Force) katılan genç asker, iyi bir pilot ve nişancı olarak yetişiyor. Komutanları tarafından boyun eğmez, yüksek adaptasyona sahip bir asker olarak nitelendirilmesine rağmen USAF’tan 23 – 24 yaşlarında ayrılıyor ve eski bir dostu olan Barry Burton’ın da tavsiyesiyle S.T.A.R.S. (Special Tactics and Rescue Service) bünyesine dahil oluyor. İlk görev aldığı takım da Alpha Team ve o takımın başında da yine tanıdık bir isim, Albert Wesker var. Hatta ve hatta hikayesinin ilerleyen aşamalarında sadık partneri Jill Valentine’la ilişkileri de böyle başlıyor. Raccoon City’de yaşanan tuhaf olayların araştırılması için gönderilen Bravo Team’den haber alınamadığı için Alpha Team’in olay yerine gönderilmesi va Arklay Mountains’daki o malikanede yaşananlar, Chris’in asıl hayat hikayesinin giriş sahnelerinden oluşuyor. Ama burada bitirmemiz lazım, çünkü sırada diğer karakterler de var.

CAPTAIN PRICE
“Right…what the hell kind of name is “Soap”, eh?”

Modern_Warfare_Captain_Price

Captain Price’ı Call of Duty 4: Modern Warfare’dan tanıyoruz tabii ki ama hikayenin öncesi, orada yaşanan olaylardan 15 yıl öncesine, 1996 yılına doğru gidiyor. John Price, o yıllarda 22. SAS Regiment’ta Lieutenant (Teğmen) olarak görevli ve komutanı da yine tanıdık bir isim, Captain McMillan. Bu iki önemli isim, birlikte Ukrayna’da Pripyat’a (Chernobil Faciası ile ünlü ve bu yüzden boşaltılmış bir şehir.) gönderiliyor ve amaçları da malum, silah taciri Imran Zakhaev’i indirmek. Price, operasyonun son aşamasında Zakhaev’i bir M82 nişancı tüfeğiyle indiriyor, daha doğrusu indirdiğini sanıyor zira Zakhaev, olaydan sol kolunu kaybederek kurtuluyor. Olayın akabinde Price ve McMillan, Zakhaev’in askerleri tarafından sarılıyorlar ve herşeyin sonunda McMillan, bir helikopterin altında kalarak sakatlanıyor. Price, Mcmillan’ı çıkartma noktasına kadar taşıyor ve burada yaşanan yoğun çatışmadan sağ çıkarak birer kahraman oluyorlar. Hikaye Modern Warfare sularına yanaştığı zaman, o asıl tanıdığımız Price çıkıyor sahneye, yani Captain Price, İngiliz SAS komandolarının ve Bravo Team’in komutanı, namı diğer Bravo Six… Captain Price, ağzında purosu, kafasında boonie şapkası ve genelde tercihi olan M4A1 tüfeğiyle marjinal bir tavır sergiler. Özellikle Modern Warfare’daki duruşuysa onu tüm serideki belki de en özgün karakter olarak zirveye taşır.

EZIO AUDITORE DA FIRENZE
“Nothing is true, everything is permitted…”

ezio_auditore_da_firenze_by_mysticsoul92-d33wzmw

Assassin’s Creed serisinin tartışmasız en gözde karakteri, Ezio’dur. Onu önemli yapan da kaşı gözü değil tabii ki. Seriye ikinci oyunda katılan Ezio’nun derin hikayesi, onu gözde yapan en kritik nokta. 24 Haziran 1954, Floransa doğumlu Ezio. Auditore soyadı soylu bir aileden geliyor ve bu ailenin başında da Giovanni ve Maria Auditore var. Varlıklı bir aileden olmanın verdiği rahatlıkla ergenlik dönemlerine kadar rahat içinde yaşıyor Ezio. Yediği önünde, yemediği arkasında hesabı… Biraz da çapkın. Ailesinin aslında Assasin’lere mensup olduğunu öğrendiği sahneyse içler acısı. Ezio bir gün eve geldiğinde (Palazzo Auditore) annesi ve kız kardeşini saklanırlarken bulur. Babası ve erkek kardeşleri şehir muhafızları tarafından tutuklanmaları için götürülmüştür. Bunu öğrenir öğrenmez harekete geçer ve babasının tutulduğu hapisanenin (Palazzo della Signoria) en üstündeki hücreye tırmanır. Babası ona evlerindeki ofisinde duran bir sandığı bulmasını söyler ve bir de kendisinin ve erkek kardeşlerinin masum olduklarını kanıtlayacak bir mektup verir. Ezio, sandıkta duran Assasin kıyafetini gördüğünde tüm gerçeği anlar ama babasının verdiği mektup bile serbest bırakılmalarına yetmeyecektir. Babası ve kardeşlerinin gözlerinin önünde, şehir meydanında asılmalarına şahit olur Ezio ve artık bundan sonrasında hayatına bir Assassin olarak devam edecektir.

PRINCE OF PERSIA
“I am… the architecht of my own destruction.”

6976280-prince-of-persia

Prince of Persia serisi, bir masal havasında olduğu için belirli bir tarihte geçmiyor. Öyle ki sayın prensimizin bir ismi bile yok. Muhtemelen var ama kimse ona ismiyle hitap etmiyor. Prince küçük yaşlarda haylazlığa ve kılıç ustalığına merak salmış ve babası Kral Sharaman savaştayken, o da abisi Malik’le sürekli kılıç ustalığı üzerine çalışırmış. Kılıçtaki ustalığının yanı sıra, iyi kalpli olmasıyla da tanınıyormuş. Babil’deki sarayda refah içinde yaşamak varken, o halkın içine karışır, onlarla konuşurmuş. Çevik ve akrobatik bir yapıya sahip olması sayesinde saray ve şehir arasında damdan dama atlayarak yol alırmış. Prince’in asıl hikayesi, ilk oyun Sands of Time’la hikayesi başlayan Dagger of Time’ı ele geçirmesiyle başlar. Maharajah’nın Veziri, Kral Sharaman’a eğer ele geçireceği hazinedeki tek bir hançeri kendisine verirse, kendi kralına, yani bizzat Hindistan Kralı’na ihanet edeceğini söyler. Bunun üzerine kral Hindistan’a saldırır ve şehri aldığı gibi hazineyi de ele geçirir. Bu savaşa kralın yanında Prince de eşlik etmiştir ve Vezir’in korkunç planlarını sezerek Dagger of Time’ı almasına izin vermez. Prince’i konu eden bütün seri, bu hançer üzerinden şekilleniyor ve tabii her oyunda bambaşka bir hikayeyle karşımıza çıkıyor. Bence oynamadıysanız bir şekilde bu hikayenin tadına bakmalısınız.

ILLIDAN STORMRAGE
“You are not prepared!”

illidan_stormrage_2_by_sandara-d5f7or9

Arthas’ı kadroya aldıktan sonra Illidan’ı da almamak hata olurdu… Illidan, Arthas gibi WoW destanına kendine ait bir genişleme paketiyle konuk oldu ki son pakette de yeniden ortaya çıkacak gibi görünüyor. Illidan’ın acıklı bir hikayesi var. Bir Night Elf olarak dünyaya gelmiştir ve Highborne büyüsünü kullanmaktadır ama ikiz kardeşi Malfurion gibi Druid büyülerine merak salmıştır. Bir yandan da karanlık gücün kulağındaki fısıltılarını dinlemektedir. İki kardeş aynı kadına, yani Tyrande’a aşıktır ama Tyrande’ın Malfurion’u tercih etmesi, Illidan’ı tek yaslandığı bahanesine doğru sürükleyecektir: İhanet! Azeroth’un Sargeras ve Burning Legion tarafından işgal edilmesi, Azshara’nın ihaneti, Malfurion’un savaşı kazanamayacaklarını anladığı zaman Well of Eternity’i yok etmeye karar vermesi, Illidan’ın üstün güçlerini bu kuyudan aldığı için bu karara karşı çıkarak Sargeras’ın tarafına geçmesi, kuyudan birkaç şişe su alarak saklaması, savaşın sonunda olan patlama ve Illidan’ın Hyjal Dağı’na kaçarak kuyudan aldığı suyu buradaki göle dökmesi… Malfurion, Illidan’ı tüm bu olan bitenin sonunda yakalayarak tam 10.000 yıl boyunca ışıksız bir hapishaneye kapatır ve bu sürede kehribar gözlerini de kaybeder. 10.000 yıl sonra Tyrande, onu Legion’a karşı kullanmak için serbest bırakacaktır ve Illidan Stormrage, ihanetin intikamı için bir kez daha sahneye çıkacaktır.

Ertekin Bayındır

Bir Oyuncunun Hatıra Defteri: Street Fighter 2

Adını duyunca bile heyecanlandığımın oyunu… Konu hatıralar olunca, atari salonlarının ve o güzide mekanlardaki oyunların en az birkaçına yer vermek gerekiyor. Hal böyle olunca da baş köşede Street Fighter’ın yer alması lazım tabii. Aslında tam burada bir düzeltme yapmak lazım zira her Street Fighter hayranının ilk oyunu, Street Fighter 2’dir. Asıl, yani ilk Street Fighter ise neredeyse oynanamayacak kadar kötü bir oyundur ama kimse de merak etmez, nedir, nerededir bu ilk oyun diye… Konumuz tabii ki o ilk oyun değil, Street Fighter destanının başlangıcı olan o ikinci oyun, yani Street Fighter 2: World Warrior. Ve akabinde gelen Street Fighter 2: Champion Edition.

İlk “Atari Salonu” konseptiyle karşılaşmam biraz tuhaf oldu. Bu arada, artık sağır sultan bile biliyordur ama şu bizdeki “video oyunu”na karşılık gelen “Atari” kelimesini biraz açmak lazım. Kim nerden görüp dilimize yapıştırdı bunu bilemiyorum ama bildiğiniz gibi Atari, bir oyun yapım firmasıdır. “Atari Salonu” ismi de buradan türemiştir ki her ne kadar yanlış bir isim olsa da bu salonlara başka bir isimle de hitap edemiyorduk ilginç bir şekilde. “Oyun Salonu” desen, ne oyunu? “Arcade Salonu” desen, zorlama ve samimiyeti ayaklar altına alan bir isim… O yüzden hala bana Atari Salonu demek en doğru tercihmiş gibi geliyor.

03

Ne diyordum? İlk Atari Salonu konseptiyle tanışmam… Artık ağızlarda gevşeyen, eskiden çocukların sokaklarda oynadıkları için şanslı olduğu o dönemlerden bir gün, iki mahalle arkadaşımın konuşmasına kulak misafiri olmuştum. “Atari” diyorlardı ve bir salondan bahsediyorlardı. Düşünün ki o zamana kadar öyle bir şey görmemişsiniz ki hayal etmeniz mümkün bile değil. Takıldım peşlerine ve gittim o salona. Salonun ismi Atlantis. İsmi koyan adam bambaşka, fantastik bir diyara istemeden atıfta bulunmuş ama ben hakikaten bambaşka bir diyara girmiştim o gün. Commodore 64 oyunlarıyla donatılmış bir salon, jetonla ve hakların bitince oyunun bittiği bir sistem olmadığı için süre usulü çalışan bir sistem. Süre bitmeye yakın gelen o cılız sinyal sesi… Yanlış hatırlamıyorsam bir oyun, bir jetonla toplam 5 dakika falan oynanabiliyordu.

Orada sayısız günlerim geçmiştir muhtemelen ama yine o salonda iki elemanın konuşması dikkatimi çekmişti. (Sürekli gizli gizli milleti dinliyormuşum ben de koca karılar gibi.) Bir başka salondan bahsediyorlardı ve biri öbürünü oraya götürecekti. Hafiye gibi takıldım peşlerine ve başka bir salona adım attık. Aman Allah’ım, başka bir cennet! Üstelik burada Commodore 64 oyunlarını ezip geçen, direkt olarak o salonlar için üretilmiş oyunlar vardı. Shinobi, Robocop, Double Dragon, Pit Fighter, Vigilante… Ama şöyle de bir gerçek vardı, piyasada hala bir Street Fighter 2 yoktu.

04

Street Fighter 2 ilk çıktığında, sadece bir atari salonunda gördüm onu. (Ya da ben öyle hatırlıyorum.) O gün oraya gittiğimde bütün salon tek bir oyunun başına üşüşmüştü ve Chun Li’nin o ciyak ciyak sesi yankılanıyordu ortalıkta, çok net hatırlıyorum. Oyuna şöyle bir baktım ve direkt burun kıvırdım, neden bilmiyorum. Benim müptelası olduğum bir Final Fight vardı o zamanlar ve cebimdeki 2 jetonu yeni çıkmış bir oyuna harcayamazdım. Ne zaman ki Street Fighter her Atari Salonu’nda makinaların yarısını işgal etmeye başladı, o zaman merak saldım ben de ona. İlk göz ağrım da tabii ki Ryu oldu. Jetonlar kıymetli olduğu için oynayanları epey bir süre izledim, yakın arkadaşlarımdan yardım aldım, taktikleri kaptım. Beni cesaretlendiren de ilk rakibimin Zangief olmasıydı ki o meşhur “olduğun yerde zıpla ve büyük tekmeye bas” taktiğini hatırlayanlar, beni çok iyi anlayacaktır.

Böylece başladı bende Street Fighter hayranlığı ki Street Fighter 2: Championship Edition’la da tavan yaptı ama bu sefer favori karakterim Ken oldu. Neden? Çünkü o meşhur “dörtlü combo”yu hızı sayesinde sadece Ken yedirebiliyordu zira Ryu’nun son vuruşu olan Shoryuken’i boşa çıkıyordu. Ken’in hız avantajları umrumda değildi, sadece bu detay yetmişti bana. Sonra Guile geldi… Ne zevk alırdım onunla oynamaktan… Sonic Boom (Namı diğer “Alex pu!”) kombosu, o zamanki tanımıyla “jilet” dörtlüsü… Ryu ve Ken’le sırf zevkine oynarken, rakiplerimi bezdirmek için Guile’ı tercih ederdim. Hani tam tek başınıza takılırken biri sinsice gelip önce sizi kısaca bir süzer, sonra da karşınıza jeton atar ya? Beni Ken’le yakaladıkları zaman dayak yeme yüzdem yüksek olabiliyordu ama ikinci jetonu atıp Guile’ı seçersem, madalyonun diğer yüzü ortaya çıkıyordu. Çok canlar yandı böyle, çok… Bu arada, yıllarca “Gayl” diye telafuz ettik bu adı da ama “Culi” diye okunuyormuş Guile ya, olaya bak…

02

Street Fighter 2’nin üzerinden nice oyunlar geçse de beni kendine çeken sadece Alpha serisi oldu; hatta serinin sadece ilk oyunu dersem yalan olmaz. Bu büyük destanın temsilcisi olan dördüncü oyun da her ne kadar benim gözümde hala “gelmiş geçmiş en iyi dövüş oyunu” olsa da kendisiyle çok fazla ilgilenemedim. Bunun sebebini PS3’teki gecikme problemine ve adam akıllı bir Arcade Stick sahibi olamamama bağlıyorum. O lanet aparatı memleketin hiçbir yerinde satmıyorlar arkadaş, böyle bir yoksunluk olabilir mi ya? Yurt dışından getirtmeye kalk, en ucuzu bile ateş pahası. Ama Street Fighter 5’in çıkışıyla birlikte yapacağım ilk iş, ne yapıp edip bir Arcade Stick satın almak olacak. O oyuna ilk zamanlarıyla birlikte başlayıp ustalaşmak istiyorum. O yüzden de Street Fighter 5’in çıkış tarihini iple çekiyorum. Tabii Street Fighter 5’in bir hayal kırıklığı olarak oyun mezarlığına gömülmemesi lazım öncelikle. Umarım böyle bir şey olmaz da o eski günlere tekrar dönerim. Bakalım, göreceğiz…

Ertekin Bayındır